Pages

24 Aralık 2010 Cuma

Bi' Sorum Var


İnsan tanımaktan bıkmıyorum galiba. Dünyada beni en çok sinir edecek şeyler zaten insanlarken ben hala inatla insan tanımaya çalışıyorum. İnat mı hırs mı bilemem. Keşke başka güzel konularda olsaydı bu hırsım. Ne bileyim mesela kitabımı yazsaydım, zaten tanıdığım insanların üstüne master yapsaydım gibi gibi...

Böyle olunca, hırsım saçma sapan şeylere yönelince kafamda bir sürü soru beliriyor. İki-üç gündür sadece şunları düşünüyorum mesela: Utanıyor musun? Korkuyor musun? Yoksa en fenası üşeniyor musun? Kendi kendime düşündüğüm için cevap alamıyorum tabii. Ancak empati kurabiliyorum. İnsanlar güzel şeylerden neden uzak dururlar? Ya da sonunu görmedikleri yollara neden sapmazlar? (ki gidecek başka yol da yoktur, onlar öylece boşlukta süzülmeyi tercih ederler) İnsanlar neden onları heyecanlandıracağını bildikleri şeyleri görmezden gelmek için kasarlar? İnsanlar ne biçimdirler böyle ya, saf ayağına yatmak ne kadar eğlenceli olabilir ki? İnsanlar görerek ve gördüğünü göstererek saatlerini geçirmektense neden boşverirler? İnsanlar neden üzerler, neden sinir ederler?

Olumlu olan her şeyi anlayabiliyorum. Kasten ya da değil, ama sonuçta olumlu işte, fazla düşünmeye gerek yok. Bu aynen sevgilinize sürekli "Beni neden seviyorsun?" diye sormak gibidir. Ancak olumsuz kararları ve tavırları anlamıyorum. Kasıt var mı yok mu çoğunda çözüyorum ama böyle çözemediğimde deliriyorum. Yani kötü olurken ne mesaj vermek istiyorsun? Utanıyorsun da mı kötüsün? Korkuyorsun da mı kötüsün? Üşeniyorsun da mı kötüsün? Yoksa sadece ve hep kötü müsün?

Çözmek için varımı yoğumu vermem elbette; sonuçta çok insan var şu salak dünyada; ama önemli ki soruyoruz, bir şey biliyoruz ki soruyoruz. Çile bunlar, oysa hayat ne kısa ve ne saçma aaa!

Sonunda Ólafur Arnalds


Benden genç insanların ilgilendiğim alanlardaki başarılarına çoğu zaman katlanamam. "Neden ben değil de o?" diye sorarım. Ólafur Arnalds da onlardan biri aslında. Dinlediğim her şarkıda "Allah kahretsin, muhteşemsin ya!" diye söyleniyorum. Müzisyen olsam yapmayı seveceğim bir tarzda tam da benim yapacağım parçalar yapıyor. Ama yetenek olmayınca, ya da hala kendimde o yeteneği keşfedemeyince malum onu dinlemekten başka çare kalmıyor.

Lastfm sayesinde keşfettim kendisini ve o gün bugündür beni kendimi jiletleyecek kadar mest etmeye devam ediyor. :) Feysbuk'ta online iken yakalayıp o zamanlar yazı yazdığım internet sitesi için röportaj istemiştim. Soğuk ülkenin sıcak kanlı adamı ya, hemen olur demişti. Gerçi sonra Çin turnesine çıktığında "kusura bakma kendime bile zamanım kalmadı, ben de şaşkınım" diye reddetti ama olsun. Candır 
Ólafur, röportaj falan hikaye; tek istediğim canlı canlı onu ve grubunu dinlemek.

Bu adam beni kayıtlarıyla bile boyutların dışına çıkarıyor, canlı halini tahmin edemiyorum. Çok güzel olacak, onlar çalacak ve oradaki herkes herkesin varlığını unutup yalnız onun için çaldıklarını sanacak. Herkes kendini işte bu kadar özel hissedecek.Sonra konser bitecek, herkes nerede olduğunu bir anda anlayacak ve ağızlar açık şekilde bir süre bilinçler yerine gelmeyecek. Yerine geldiğindeyse "Ama yetmedi ki!", "Bundan böyle sen nereye ben oraya Ólafur!" gibi sözler söylenecek.

Boşa bağrınmadım ben "Getirin bu adamı buraya" diye bütün organizatörlere. Oh olsun! Daha çok var aslında ama 10 ve 11 Şubat'ta İKSV Salon'da, Ólafur ve ben, Ólafur ve sen, Ólafur ve o...

18 Aralık 2010 Cumartesi

Ayrışma


Bu bizim Barış'la sevgili olarak yaşadığımız son anın fotoğrafı. Az önce buldum. Bunlar da bizim ayaklarımız değil aslında. İşin ilginç ve güzel yanı da bu belki. Adamın pantolonunun dikişlerine bi hikaye yazdım bile; anlatmaya değmez. :) Ama son anımızda bir kadın ve erkeğin yan yana bir fotoğrafını çekmiş olması çok ilginç geldi. Sanki mesaj vermiş gibi. "Bak o ayaklar bizim bile değil" dermiş gibi. "Biz farklı ayakkabıların insanlarıyız" dermiş gibi. Hehe :) Aslında amaçsız olduğunu biliyorum, sabahın köründe işe gidiyordu ve makineyi eline alıp çekti sadece. Oysa bana demiş ki; "Ayrılalım mı biz Simay?" Mesajı alamamışım, üzgünüm.

Zaman geçiyor ama, ayrılık fotoğrafımıza bakıp sinirlenmemek, üzülmemek güzel, oldukça güzel. Düzgün giden şeyler var, hem de aynı ayakkabılarla.

Kendime not: Bu da Barış'tan son bahsetmem olsun burada. Eh fotoğrafın hatrına. :)

17 Aralık 2010 Cuma

Demirkubuz Yeraltı'na Ne Kadar Girebilir Ki?


Tepem attı!
Zeki Demirkubuz Yeraltından Notlar'ı senaryolaştırmış ve başrolünde Engin Günaydın'ın oynayacağı bir film çekecekmiş. O film olmaz, benden söylemesi. Küçükten büyüğe gidecek olursak...

Engin Günaydın bence çok yetenekli bir oyuncu, başarılı da. Ama Yeraltından Notlar'ı okuyan hiç kimse bana o suratın kitaptaki adamın düşünce ve hislerini bize verebileceğini söyleyemez. Yanlış kişi seçilmiş eğer söylenen doğruysa. Yani Engin Günaydın'dan Yeraltı Adam olmaz. Zaten herhangi bir oyuncunun bu karakteri canlandırabileceğini de sanmıyorum. O kocaman 20 yılı o küçücük yeraltında geçirmesi lazım insanın. Ben o adamlardan birkaçını gördüm. Onlar da ya rol kesemeyecek kadar sarhoşlar şimdi, ya da kamera karşısına geçemeyecek kadar yerin dibinde... O yüzden Engin Günaydın ya da başka bir oyuncuyla bu iş olmaz.

Zeki Demirkubuz'a gelince. Bana Türk filmi izleten bir adam. Gerçekten çok beğeniyorum filmlerini. Oturup bir tane filmini izleseniz bile daha sonrasında bilmeden izlediğinizde onun çektiğini anlıyorsunuz filmi. Adam sahnelere görünmez imzasını atıyor bir nevi. Ama Yeraltından Notlar'a gelince işler değişiyor. Kitabın senaryolaştırılması bitmiş sanırım. İnsan bu kitabın eleştirisini bile kafasına çorap geçirerek yapabilmeliyken Dostoyevski'nin kelimelerini alıp nasıl yeniden yazar? Hayır ben de seviyorum metinlerarası denen olayı. Ama metin var metin var. Sonra çıkıp sette neler söyleyecek Engin Günaydın'a, neye göre rol yapmasını isteyecek? Hem nerede çekecek filmi? Of kafam çok karışıyor düşündükçe sinirleniyorum yeni yeni sorular soruyorum Zeki Bey'e. O da o sakin ifadesiyle bakıp kısık bi sesle bana "Telaşa gerek yok, güzel olacak." diyor. Demesin hiç, gerek yok.

Ve gelelim romana. Dostoyevski benim en sevdiğim yazarlardan biri değildir, en sevdiğimdir. Çok kitabını okudum ama Yeraltından Notlar bir kitap değil benim için. Ya da kitapsa da kutsal kitap gibi bir şey işte. :) Yeralıtı Adam'da benden çok şey buluyorum. Herkes okuyup izlediğini kendiyle bağdaştırır biliyorum, ben de hep yapıyorum ama bu adam benim için başka. Sanki yıllar yıllar önce doğacağımı bilen Dosto'cuğum beni yazmış, bunu söylediğimde ergen izlenimi verip dalga konusu olabilirim ama hislerim bunlar. Özel diyorum işte, özel anlasana! O adamdan çok gördüm, o adamı çok yaşadım, o adamın hayatında, yaşadığı sokaklarda çok dolaştım. Şimdi gelmiş bu derece özel bir yapıtın aynı anda yüzlerce insan tarafından salonlarda izlenebileceğini söylüyorsun bana. Olmaz o iş! Becerilecek bir şey değil bu, bazı şeylerden uzak durmak lazım, mükemmellikleri tehlikeli olabilir çünkü.

Kulaklara gözlere abartı gelebilir bu düşüncelerim, "rahat ol, bi şey yok" diyebilirsiniz; ama hayır! Köşelere sinip yıllarca gizli gizli okuyacağım kitabımın sayfalarını paramparça ettirmem. Madem bu kadar önemsemiyorsunuz ne kadar müthiş olduğunu, bir defa okuyun da kitaplığa kaldırın şunu ya. Bari bunu malzeme etmeyin. Bırakın rahat uyusun eh.

Ay çok sinirlenmişim :/

12 Aralık 2010 Pazar

Diliyle Ritim Tutan Kız

Dün bir kariyer sitesinin kişilik envanteri testini çözdüm. Bana "hayatınızda büyük bir değişim yaşadınız mı?" diye sordu. Cevap vermek için sadece 120 saniyem vardı ve ben hiç düşünmeden yaşadığım en büyük değişimi yazdım. İşte yaşadığım en büyük değişim o kadar kısa sürede anlatılabilecek bir şeymiş dedim sonra da.

"Peki bu değişim sonrasındaki tutumunuz ne oldu?" Bu sefer 60 saniye... Eskiden olsa değişimlerim sonrasındaki tutumlarıma bakarak "HİÇ" diyebilirdim. "Sadece devam ettim" diyebilirdim. Ancak o 60 saniyede yazacak o kadar fazla şey buldum ki bu sefer. Bunun gibi bir sürü soruya uzun uzun cevaplar verdim. Karşımdaki robotla bildiğin dalga geçtim. Şimdi işverenler o test sonuçlarına göre beni değerlendirecekler, ne garip, ama deneyim aramalarından çok daha iyi belki de. İki dakikada kim yarım sayfa kusabilir ki? Hehe :)

Yaşadığım değişime gelince... Kesinlikle Barış'la ayrılmak değildi bu. Ona zaten bir süredir hazırlanıyordum. Tek yapmam gereken bu sefer daha istikrarlı bir ayrılık yaşamaktı, yapıyorum da. O konuda neredeyse hiç zorluk çekmiyorum; iki ya da üç günde bir sorguluyorum sadece. Neden ya? Aslında ne kadar saçma birlikte olmamamız diyorum. Sonra hemen bunları söyleyen Simay'ı susturuyor etrafımdaki güzel olan her şey. Yaşadığım değişim verdiğim karar oldu aslında. Tek ortak noktaları aynı döneme denk gelmeleriydi belki. Ya da en fazla "nasıl olsa artık beni bağlayan hiçbir şey yok buraya" düşüncesi kararımı tetiklemiştir.

Ben gidiyorum, yani hemen değil ama gitmem gerektiğini anladım ve gitmeye karar verdim. Karar verdim işte ya. İzleyecek film seçmekten daha zor bir karar ve de. Daha önce iki, hatta üç, hatta dört kişilik planlar yapıyordum gelecek için. Sonra hiç plan yapmamaya başladım. Nasıl olsa ölüp çürüyecektim ve ölü bir bedenin yapacaklarıma hiç de ihtiyacı olmayacaktı. Şimdiyse oturup bir güzel aydınlandım ve yakın gelecekler için plan yapmanın bir sakıncası ya da zararı olmadığını gördüm.

Yaşadığım bu değişimi şu anda ifade edemiyorum, dün o küçücük kutuya bir güzel sıkıştırıvermiştim oysaki. Şimdi detaylardan bahsetmek biraz garip geliyor, nelere karar verdiğimi ve bu uğurda attığım adımları bir bir anlatırsam değersizleşeceklermiş gibi geliyor. Ama çabalıyorum, anlaşılacağını da biliyorum zamanla. Benim gerçek değerimin bilineceği yerlerde olmak için bacaklarımı normalden daha fazla açarak adım atıyorum hiç alışkın olmadığım şekilde.

Bir keresinde demiştim, "gideyrum yeşil ülkeye, geleysun?" diye. Şimdi sormama gerek yok, sadece gideyrum ben, haberin olsun. :)

7 Aralık 2010 Salı

İkinci Elime Dokunma


Bayılırım ikinci el eşya satan dükkanlara. Başkalarının giydiklerine, okuduklarına, kullandıklarına sahip olmak bana heyecan veriyor. "Neden bunun altını çizmiş, bu ceketin dirsekleri nerede otururken yıpranmış, bu çantaya neler doldurup hangi sokaklarda dolaşmış bu insan?" Bunları düşünmek ve her şeyin üzerine biraz hikaye yazmak hoşuma gidiyor. Zaten bence ikinci el eşya kullanmanın zevki buradan geliyor. Yoksa ne daha ucuz ne de daha uzun ömürlü. Başka hayatlara bulaşmanın keyfi var sadece. Benim için tabii...

Bazıları ikinci el olayını yanlış anlıyor sanırım. Ben de arkadaşlarımın kullanmadıkları eşyalara hemen atlarım, ama "Şundan artık bıksa da ben giysem" diye göz koymam kimsenin kazağına. "Şu kitabı rafın arkasına koyayım gelmişken, unutsun varlığını, o sıkılmasa da gelir çalarım bir gün, ruhu duymaz." İşte bu, ikinci el mantığına terstir. Ve bunu arkadaşlar yapıyorsa bu arkadaşlığa da terstir; tamamen yanlıştır.

Konumuz ne çalınan bir kitabım ne de bir arkadaşımın göz koyduğu kazağım. Konumuz bana ait olmayan bir şey oysa. Ne bana ait olmasını istiyorum zaten, ne de benim sahiplendiğimin düşünülmesini. Ben o kitabı okudum bir defa, o kazağı da delik deşik ettim zaten. Şimdi sen bu soğukta delik deşik bir kazakla oturmuş son sayfası tarafımdan yırtılan kitabı okumaya çalışıyorsun arkadaşım. Ölürsün sen benden söylemesi, hem donarak hem merakla.

30 Kasım 2010 Salı

Nazardan Çatlayan Kendileri


Kadın ya da erkek, anne ya da oğul, sevgili ya da arkadaş, ya da işte insan olan her kimse... Tek kişilik bir yatağa biriyle uzanıp az önce yaptıklarını ya da birazdan yapacaklarını umursamadan; üzerindeki kıyafetleri, akan makyajını, sigara kokan nefesini, darmadağan olan saçlarını düşünmeden, gözlerini kaçırmadan gayet rahat sohbet edebiliyorsan hayatında doğru giden bir şeyler var demek oluyor sanırım. Konu Haydarpaşa Garı'nın yanması, eski sevgilinin nişanlanması, uğradığın haksızlıklar ya da internette gördüğün komik bir video olabilir. O anda ne konuştuğunun farkında değilsen, sadece zamanın gidişine kendini kaptırdıysan ve evet gözlerini kaçırmadan ne olursa olsun anlatıp dinleyebiliyorsan; bir de en önemlisi de bunun olduğunun da farkında değilsen şanslısın. Şanslısın çünkü başka suretlerde aynayı bulmak o kadar da kolay bir şey değil. Başkalarıyla kendi kendine konuşuyormuşçasına içten konuşmak kolay değil.

Sen o suratı dağıtsan da, 10 parçaya bölsen de, o surat kan içinde kalsa da ya da tanınmayacak kadar şişse de bilirsin ki yine en rahat ona bakarsın. O suretten asla iğrenmez asla bıkmazsın. Taa ki kendinden iğreninceye, bıkıncaya kadar. O yüzden şimdi bunları düşününce artık üzülmüyorum benden neden tiksiniyordun bu kadar diye. Çünkü biliyorum ki senin derdin sadece seninle.

28 Kasım 2010 Pazar

Kırama Bacaklarımı


Ben yürümeyi severim kardeşim. Koşmayı, koşturmayı severim. Ben de yorulurum, yatar film izlerim, keyif de çatarım ama esasen ben yürümeyi severim. Ama öyle bankada işlerim olmaz, ya da başka bir yerlere yetişmem. Belki ilerlemem hiç, daire çizer dururum ama yürümeyi severim. Sabah olunca açık havada sandviç yemeyi krallara layık sofralara tercih ederim. Denizin üzerinde ya da karşısında olmayı yatağın içinde olmaya tercih ederim. (Tabii bu deniz manzaralı bir yatak odam olunca değişebilir. )Galata Kulesi'ni severim en çok da. Oturacaksam sırtımı ona yaslayarak oturmayı severim.

İç havasından çok dış havasını severim işte. Hepsi hava değil, yanlış! Bu memleketi sevmem, yanlış anlama sakın, ama bu memleketteyken dolaşmasını severim. Oyun oynamayı, köpeklerden kaçmayı, beynimdeki var oluş sıkıntısıyla birden ağlamaya başlamayı severim.

Kaçmak belki bu. Durduğunda kafanda canlananlardan kaçmak belki. Gelişmeye çalışmak belki de, bir sürü yeni şey öğrenirim hevesi. Bilmiyorum; ama ben çok daralıyorum. Aylardır yatıyorum, film izliyorum, çalışıyorum, müzik dinliyorum ve kitap okuyorum ve evet sadece yatıyorum. Şimdi uyandım, gerindim şöyle bir güzel, ağzımı tavan kadar açarak esnedim ve daha fazla yatmak istemiyorum yürüyemeyene kadar.

Kimseden bir beklentim de yok, ben hep aynı benim, ve değişmeyeceğim bir daha. Yine tıkılıp kalmayacağım sıcak duvarların arasında. Annemin bir lafı vardır, şimdi tek söyleyebileceğim o; "Beğenmeyen yemesin."

27 Kasım 2010 Cumartesi


Kadınlar diyorum, sigaralarını söndürsünler mezar taşımda. Ve adamlar unutulmuş izmaritleri ceketlerinin ceplerine koysunlar. Beceriksiz kadınların söndüremediği sigaralar dikkatsiz adamların ceketlerini yaksın. Cebi delik bir adam uğrasın sonra mezarıma. Başka bir kadının ateşinin acısını benim toprağımdan çıkarsın. Ve toprak atsın beni cebi delik adamın gözlerinin önünde, isyan eder gibi. Adam bir sigara yaksın korkuyla, bir fırt çekeyim ben de hayatımda ilk kez şu meretten. Ve beraber söndürelim bu sefer sigarayı ceketinin cebinde, istekle. Kadınlara gerek kalmasın böylece cepleri delmek için. Gitsinler mezarımın başından, işlerine baksınlar. Ben dumanlı otururum tek başıma. Adamlar mı? Onlara zaten gerek yoktu, hepsi zaten birer ceket değil miydi deldiğimiz?

22 Kasım 2010 Pazartesi

Gel Yazışalım Artık


Televizyonda kayıp çocuklarının fotoğraflarıyla ağlaşan kadınlar gibiydim. Elimde bir karton, üzerinde "Kelimelerim, beynim?" yazıyordu. Şimdi de kavuşma anlarındaki o coşku var içimde. Deli Arşimet gibi "Buldum buldum!" diye koşuşuyorum. Beynimin yeniden çalışmasını çocuğuna kavuşan anneler gibi gözü yaşlı karşılıyorum. Üşüyorum, hastayım, işe de gidemedim ama seviniyorum, çok seviniyorum. Üstünkörü sürdürdüğüm hayata veda ediyorum, prangaları atıyorum ve koşuyorum. Artık yürümeyi daha da seviyorum. Artık yazmayı daha da özlüyorum. Keşke demiyorum ama. İyi ki diyorum, iyi ki uzak tutulmuşum, iyi ki girmişim o hapse, iyi ki özlemişim kendimi, iyi ki hücremde kağıt kalem yokmuş. Şimdi evimde, sokaklarda elimde kağıt (ki hala önemli değil etiketmiş, gazeteymiş, blok notmuş) en azından yazacaklarımı yazıyorum. Elimden alınan sarı tükenmez kalem aslında altınmış, bunu görüyorum. Kafamdan şırıngayla çekilen düşünceler aslında beni dahi bile yapabilirmiş, bunu görüyorum. İnanmayabilirsin, basit ya da klasik gelebilir ama doğrudur ki her şey çok güzel olacak. Ben bir katilim, ama katlettiğim şeye bakılırsa ben haklı bir katilim. Cezamı çektim, çıkıyorum şimdi. Tomar tomar kağıtları dizdim önüme seni, beni bekliyorum.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Harfler Mi Kalır Ölülerden?


İntihar eden bir kız son sözlerini buldum. Biraz uzun ama son söz sadece “elveda” olmamalı bence zaten. Ve o artık yok, ne ilginç.

09.01.2010 20:13 Fabrika Teras
Farklı kağıtlar, aynı hisler, hissizlikler. Yine de anı anıdır. Her şey hiçbir şey ve hiçlik her şeydir şimdi.

İçimden o taşanları aktarmak, belki elveda, belki merhaba diyebilmek için koştum durdum. Kalemim eski sarı tükenmez kalemlerden, kağıdımsa sigara kartonu. İstediğim an istediğimi yapabilmenin mükemmelliği ve nefesimi kesen heyecanı. Umrumda değil artık, hiç kimse, hiçbir şey, hiçbir yer, hiçbir zaman. Kendime bir “hiç mekan” yaratamadığım buralardan gidişime içiyorum. Şu kadarcık kalmışım gözlerde (baş ve işaret parmak arasında bir santimlik yer gösterilir bu sırada). O şu kadarcıklığımı büyük bir telaşla ve hızla kaybetmek istiyorum. Ben babamdan tokat yemedim, kimseye bana zarar vermesini sağlayacak kadar zarar vermedim. İçimden gözlerimi kapayıp yok oluşumu izlemek geliyor. Uzun sürecek hissi var ama. O yüzden gözlerimi de zorla kapatmalıyım sanırım. Gerekirse çengelli iğneyle yanaklarıma kadar çekerek, olabildiğince zarar vererek. Bir hikaye yazmak istiyorum, hayal kadar akışkan, gerçek kadar can sıkıcı, yoğun, katı. Kurgu! Ne güzeldi kurgu bilincimin açık olması. Ne güzeldi hepsini anlamak, yalanı doğruyu ayırt edebilmek, ne güzeldi hangisi gerçek hangisi hayal ürünü, kurgu bilebilmek. Yuh, hislerin yanında duygular, duyular, düşünceler, bilinçler, farkındalıklar da yok olmuş. Ben sadece dişi bir bedenim şimdi. Sadece kemik, et ve kan yığını. Başka bir şeyim kalmadı. Neymiş? Şu kadarcıkmışım. Sen ne kadarsın acaba? Gözümde, gözlerinde, gözlerde ya da kendince? Ne kadarsın? Üstümde güç gösterisi yapacak, ağzıma “Öl!” diyerek ilaç sokacak, tüm duygularıma duygusuzluk, hatta hayvanlıkla cevap verecek kadarsın. Umarsız, düşüncesiz, alkolik, pislik... Ne yazıcam ya... umrumda değil artık. Sevebileceğim hiçbir şeyin kalmadı. Gözlerindeki alevleri gördükten sonra... Neyden sonra? Hiçlik, hiçbir şey. Nisan ayıydı, aptaldım, sarhoştuk, dışarıda, ilk midye yemem, nar kokusu, Olga yatıyordu, bilmediğim bir ev, semtler, yine İstanbul. Sonra Bodrum... ve yine İstanbul. Yoktuk. Heceler vardı, hala var... Okuduklarım... Tartışmalar... Gelmeler ve elbette ki gitmeler... Otobüste... Şehir yokken... evet yoktu, İstanbul değildi, Bodrum da... Didim de... Güvercinlik de, Side de... Yok İzmir hiç değildi. Belki Bursa’ydı, belki Balıkesir, Ayvalık olamaz, çadırda değil. Kokşuşmuş tuvaletlerde işemiyorduk... Çamlar, kozalaklar... İmkanı olmadan makarna olmaz... Hemen şuracıkta balkondan sarkan bacaklar... Aşağıda uğur böcekli pasta teklifleri olmadı, kokteyller yapılmadı ve sihirli anlar yaşanmadı. Bir akşam Karaköy’de can yeleği düdüğü çalmadı, altına işeyen de yok... Efes’i beğeniyor herkes... Kamikazeye binmiyorlar. İmkansızı istemiyor insanlar... Tır şoförü tanımıyorsan tıra binemiyorsun artık; dünya değişti. Kuşadası simsiyah... Dondurması sakızsız Ayvalık dondurmacılarının. Ayvalık tostuysa sadece Galatasaray’da satılıyor. Hikayeler yazıyor S. hala, çünkü kafası çalışıyor, hala hayal kurabiliyor. Dünya hayalle dönüyor. Herkes istediğini yaşıyor ve yaşatıyor. Oscar Wilde’ın dediği gibi yıllar önce, sevdiğini öldürüyor herkes. Nasıl olduğunun evet, hiçbir önemi yok. Sevdiğini öldürüyor insanlar. Ölümüm şu an söz konusu ve sevilmek güzel geliyor, severek öldürülmek... Hikayenin sonu elleri kana bulanmış bir barış ilan edilmesiyle geliyor. Önemi yok, sevgiyle olursa kanlar görünmüyor, kanlar hiç görünmemişti yaralanırken bile. Beklemiyoruz artık zaten görünmesini. Sevdiğini yaşatandan çok öldüren var artık; hem de Reading’de yatmıyor hiçbiri. İstekler farklı, cezalar farklı ve yanlı artık. Kimsenin ayak bileğinde ağırlık yok, ya da kimse kürek çekmiyor artık istemediği yere, zorla. Dünya tam da hayallerimizdeki gibi şimdi. Kurduğu dünyadan memnun olmayanlar ya gitmeyi seçiyor benim gibi, ya da gönderiliyor memnuniyetsizlikleri anlaşılıp. Yazmak ne güzel. Her şey bitip tüm bedenim çürüdüğünde bu şarap kokulu nefesimi verdiğim kağıtlar kalacak. Evet, bak şu an nefes alıyorum, nefesimi verdiğimde buraya hapsoluyor bir şekilde. Benden kalıyor, size, isteyen, istemesini ve isteyeceğini bilen size. Bu yazılarla pişmanlıklar ve hüzünler de gelecek belki ama kalacak, elimde değil. Her ne zamansa bulunacak bunlar, uzun ince kağıtlar, kartonlar, bira etiketleri, orası burası, çeşitli yerler, anlık ve bana ait. Dokununca nefesime dokunulacak, okuyunca beynime, ve ruhuma. Çok sağlıklı bir düşünce değil bu biliyorum, ama çok da umrumda değil. Tek düşüncem annem babam. Asla bilmesinler, görmesinler yazdıklarımı. Sakın ha dokunmasınlar hiçbirine. Tek isteğim bu. Yarattığım ve yaratacağım sıkıntı ve yıkıntının farkındayım. Öyle ki tek korkum da bu. Bana bi şey olmaz, olan olmuş zaten. Olan olacak zaten, olmak üzere zaten.. Gidecek yerim yok, zaman kavramım yok, isteğim yok. Her şey başa sarıyor. Keşke 19 yaşında olsam yine diye düşünüyorum, bu kadar samimi ve duygusal olabilseydim yine, yine hislerim olabilseydi. Anlaşılmayı yine böyle özlemle bekleseydim, çabalayacak gücü bulabilseydim, sömürülmeseydim. Keşke böyle hislerle dolu olabilseydim, hatamdan ders çıkaracak kadar akıllı olabilseydim keşke, ve şu kadarcık kalmasaydım. Bunu kendime yaptırmasaydım. Mutlu olmalı, yalan söylememeli ve içinden geldiği gibi dürüstçe düşüncelerini bağıra bağıra yaşamalı. Vee, hayaller gerçek olur. Benim olmadı, çünkü taviz verdim ve beceremedim. İnanıyorum olabileceğine. İnancım, pek çok şeye olan, yok olduysa da... Her neyse, göremeyeceğim belki de başkalarının mutluluklarını ya da hayal kırıklıklarını. Hiçbir şey zaten bilmiyorum, algılayamıyorum; tamamen sıfırlanacak. Anne, baba, neden varsınız? Ya da neden tutuyorsunuz beni bu kadar? Uçmak istiyorum... Son anım da olsa uçarak değerlendirmek ve sonra yok olmak... Elveda demeye yetmeyecek olsa da gücüm... uçmak...

13 Ekim 2010 Çarşamba

Veda Değil, Sakın Ağlama


Blog konusunda bu kadar tutarlı olabileceğimi düşünmezdim. Malum ortaokulda günlük sayfalarımın ablam tarafından çalındığını bile anlamamış biri olarak fazla umarsızdım. Çok şey değişti, değişimin hemen hepsini saçma sözlerimle yazdım durdum buraya. Memnunum ama okuduğumda ağladığım bir sürü yazı var.

Ağlamak demişken... Yazı yazmaya, en azından blog yazmaya uzun bir ara vermeye karar verdim. Herhangi bir şeye tepki göstermek değil bundaki amacım. Sadece bir şey denemek istiyorum. Bakalım konuşarak dökemediğim birçok şeyi buraya dökmeden nasıl idare ediyorum, görmek istedim. "Ananın karnından blogla mı doğdun?" diyebilirsin, hayır ama yazmak özeldir. Sevgilin onun sevmediğin taraflarını dinlemeyi sevmez, ama ona bunu yazıp verirsen, sonunda harekete geçmeyecek dahi olsa fark etmeden seni dinlemiş olacaktır. Ya da arkadaşından uzun süre bir şey sakladıysan, ona bir yalanı yaşattıysan, evet karşısına geçip konuşmaya genellikle cesaret edemezsin, bunu yapacak çok az yürekli arkadaşım oldu, o yüzden telefonuna mesaj atarsın, e-mail atarsın, eskiden de mektup yazar, not gönderirdin işte. Senden hoşlanan birine umut vermek için suratını kullanamadığın o ezik anlarında ona bunu yazmayı seçersin.

Hepimiz çok garibiz, ama hepimiz bu yolları seçiyoruz. İletişimin her türlüsüne açık bir insanın şimdi durmayı seçmesi de garip. Sana açıkça söylemeliyim o zaman; yüzüne bakıp konuşmayı seçemeyen, onu da geçtim iki satır karalayıp kendini ifade edemeyen insanlar yüzündendir bu ara. Deneydir, ya da değildir ama empati kurmanın yolu yok onlardan olmadıkça. Ve inan empati şu dünyada en zevk aldığım şeylerdendir benim. Ama yapamıyorum, sınırlarımı zorluyor, ve değişiyorum.

Bundan sonra yolda gördüğü geçen bahardan kalan yaprakla heyecanlanmalarım, yaptığımız muhteşem kahvaltılara "of ne güzel oldu bu!" deyişlerim, dinleyip beğendiğim müzikleri savunmalarım, uyuşturucu kullanmadan ellerimin boyutuyla ilgili 15 dakika süren konuşmalarım, gülme krizlerim, sebepsiz ağlamalarım, yeni doğmuş kedi gibi bir sürü şeye şaşırmalarım ve bir sürü Simay'lığım yok. Yazılarım yok. Dalga geçilebilecek, aşağılanacak, umursanmayacak, gülünecek hiçbir şeyim yok.

Çok duygusalım, kırılganım evet ama bundan sonra o da değilim. Senim, aynayım, inan çözülmeyi falan da beklemiyorum. Dikkat çekmek için de yapmıyorum. Dikkat çekmek istesem konuşmayı seçerdim. Oysa isyanıma burada mola veriyorum. "Neden?" sorusunun sonuna şimdi virgül koyuyorum. Soru yok, paylaşmak yok, heyecan yok, gözyaşı yok. Boş kahkahalarım var, heyecanlı sohbetlerim var-çünkü çok güzel anılarım var, öfkem var, yumruğum var, her türlü duygum var ama hepsi aşırı, hiç duygum yok çünkü duygularım duvarlara çarpıp kafamdan vuruyor beni.

Sarhoş gibiyim, çok az uyudum ve çok garip rüyalar gördüm. Rüyamın sonunda Sylvia Plath'in bir kitabını gördüm sahafta: Don't Be A Semi-God To This World, Be The God:75 krş. (Bu Dünyaya Yarı-Tanrı Değil, Tanrı Olun:75 kuruş) Kitabı elime aldım, çok ucuz olduğunu düşündüm. Şimdi sahaf diyorum ama değildi, rüyanın diğer detaylarını anlatmayacağım için sahaf diyorum, sahaftaki klozete oturdum, kendimin karşısına geçtim ve elimi uzatıp sifona bastım, dönerek içeri doğru yok olduğumu gördüm. Sonra da dönüp rüyama bambaşka bir karakter olarak devam ettim.

Sabah yatarken aklımda apaçiler vardı. Onlara aslında ne kadar saygı duyduğumuzu, içimize aldığımızı düşündüm, onlarla ilgili bir şeyler yazacaktım. Ama bu rüya, ve bu dünya beni yarı tanrılıktan tanrılığa yükseltti, hem de 75 kuruşa.

Şimdi beş para etmez bir tanrıyım aynen diğer bütün tanrılar gibi; ve görüşürüz.

Muah

1 Ekim 2010 Cuma

Koltuk Altı Meyve Tabağı

Kulvar tartışmalarına girmeyeceğim. Ben gerekli olduğunu bile düşünmüyordum. "Aman bu sevgilim, bu en sevdiğim arkadaşım, bu ailem, bu uzaktan akrabam, bu dostum, bu tanıdığım" falan filan. Aslında bu kulvarlara yerleştirme durumu insana avantaj sağlayabiliyormuş. Bir kere arkadaşlar arasındaki kıskançlığı yok edebiliyor. "Onu benden daha çok seviyorsun" diyen bir arkadaşınıza; "Ama o benim yakın arkadaşım. Oysa sen en sevdiğim arkadaşımsın." diyebiliyorsunuz. Hatta işi abartıp cinsiyet, yaş, yaşadığı şehir, ekonomik durum gibi kıstasları ele alıp bir güzel arkadaşınızı kandırabiliyorsunuz bile. Böylece kimse kırılmıyor, herkes kendini özel hissediyor.

Ancak bu kadar kolay ve yararlı bir işlemde bile hata yapabiliyor insanlar. Ben hiç mi yapmadım? Tabii ki yapmışımdır, sonuçta çok uzun zaman olmadı, yeni bir kulvar kullanıcısıyım. Ama yuh denecek bir hata da yapmadım. Hadi sevgilisini arkadaşıyla aynı kulvara koyup birbirlerini yolmalarını bekleyenleri de gördük diyelim. Aralarında seçim yapmak zorunluluğunu hissedenler falan filan. Tamam bu kadar saf olunabilir. İnsan sempati duyuyor yine böylesine. Ama bir insanla bir nesneyi de aynı kulvara koyup yarıştıramazsın be kardeşim! İşte buna YUH derler!

Birini bir şeye tercih edemeyeceğin gibi bir şeyi de birine tercih edemezsin. "Onun gibi dostum olacağına bin tane düşmanım olsun" dersin. Ama arabam olsun karım olmasın diyemezsin. Araba istemek çok farklıdır, çok maddidir. Kadın istemekse duygusaldır. İkisinin de egoyla alakaları %100'dür ama egoyu bir kedi gibi görürsek biri kedinin başını okşar diğeri kuyruğunu, ve kedi bunların ikisinden çok farklı şekilde etkilenir. Yani egomuzu da iki boyutlu görmeyelim artık.

Neyse, ben sevgiliye tercih edilmiş bir arkadaş olarak az zararla yoluma devam edebilirim ama ya o araba beni o yolda ezer geçer ya da ben onu koca bir vinçle bekler yerle bir ederim. Bunu da söylemeliyim.

Daha adil yarışlar lütfen, daha adil yarışlar!

29 Eylül 2010 Çarşamba

Yelele


Atlar kadar güzel canlılar var mı? İnsanlar hiç böyle güçlü, karizmatik, güzel ve şekilliler mi? Diyeceksin şimdi; "Çirkin, sakat, bakımsız atlar da var bıd bıd" diye. O zaman diyeceğim ki çirkin, sakat, bakımsız insanlar da var. Bahsettiğim mükemmellik değil zaten, enlik. En iyisi onlar işte. En güzel atlar! Yaşasın atlar! Çok heyecanlandım. :) Ölü bir atı dünyanın en yakışıklı erkeğine tercih ederim mesela.

Dur ya napıyorum? Edilir mi? Adımız sapığa çıkmasın! Ben korkarım zaten. Ayrıca dünyanın en yakışıklı erkeğine haksızlık olmuyor mu? Gücenmesin. Gücensin aman. Tamam hala bir atım yok, hatta bizim oralarda arabasıyla poposu arasındaki bir çuvalda biriken bokuna koca gün kuyruğunu daldırıp çıkaran atların kuyruğunun sallarken omzuma çarpması dışında da bir temasım, yakınlığım olmamıştır atlarla. Ama binesim vardır, dokunasım... Eminim onların da beni uçurası vardır, çığlık çığlığa kontrolü kaybettikten sonra beni sırtlarından atası da vardır atların. Beni severler, çok severler. Dünyanın en yakışıklı erkeğine onları tercih etmesem de severler. "Yaşasın!" derler Simay gelmiş. "İyi ki gelmiş, şimdiye kadar hiçbir hayvanı sevmemiş de bizi doldurmaya gelmiş." derler. Desinler. Onlara demem "Siz hayvansınız." diye, hissettirmeden severim. Gerçi bilmiyorum, hiç hayvan sevmedim. Ama atlar... Valla anlamazlar bile farkı. Ya da çok anlarlar farkı, kendilerini insan sanıp bocalarlar belki. O zaman da öğretirim "Atsınız" diye. Atlar... Benim bir tane olsun yeter. Ama kocaman olsun, soylu falan umrumda değil. Dimdik dursun. Ve benim olsun, bana ait at. "Ata bak benim." derim, hava atarım da binerim bile.

Aman yok yapamam, kimi kandırıyorum. Ama olsun işte, atım olsun. Dünyanın en yakışıklısı da senin olsun. Neyse büyük konuşmak haddim değil, hele bi o gün gelsin de, düşünürüz. :P

*Kızma koca biygirim, bilin yalnız seni severim*

Tanrılaaar, iyi ki Trakyalıyım hehe :)

23 Eylül 2010 Perşembe

Kafam; Kıyma Makinesi


Bugün adamın birinin köpeğini kürek zannettim, hem de tekerlekli kürek! Üstelik üzerinde belediye üniforması falan görmeyince de ağzımı büküp "Bi insan niye küreğini taşır ki? Öf böyle de hava mı atılırmış? Baksana bi de tekerlekli, nerden bulduysa..." diye söylendim içimden. Küreğin köpek olduğunu anlamadım tüm bu saçmalıkları düşünmeyi bitirmeden. Kendimle dalga geçtim sonraki adımlarımda da. Sonra da kendimi cezalandırmak istedim. Hayvanlardan korkuyorum ya, gidip sinsice yaklaşıp köpeğin kürek olduğunu düşünüp kuyruğuna hafifçe dokunacaktım. Kürek de aslında öyle sevimliymiş ki, minik kahverengi fıldır fıldır. Seven insansan yat yuvarlan, o kadar.

Kendimi cezama hazırlarken karşıdan "Ayy ne şekeer!" diye yırtınarak bir kız geldi, doğal olarak küreğin sahibine sıcak bir bakış atıp köpeğe yumulmaya çalıştı. Tam kulaklarından tutup suratını sıkıyordu ki adam adımlarını hızlandırdı, küreği sapından çekti ve kıza bakarak "çık çık çık" yapıp uzaklaştı. Arkadaşlarına rezil olan kız da toparlamak için doğal olarak "Ay yedik sanki köpeğini bıd bıd bıd" dedi. O kadar hoşuma gitti ki adamın kızı aşağılaması. Beslediği hayvanıyla kızlara hava atan erkeklere gıcık oluyorum. Bu numaraya tav olan ağzı açık kızlara da. Dokunacaktım dedim ya, yok ben onlardan değilim. Ağzım kapalıydı ve adam anlamayacaktı bile. Hatta kürek bile anlamayacaktı. Sonuçta o bir kürek ve kuyruğu olduğunu bile bilmiyor.

Yine de vazgeçtim. Cezamı para cezasına çevirip kendime üç tane kitap parası verdim. Yeniden Peride Celal okumak güzel olacak. Daha ikinci sayfadan kendimi sokaklarda avare avare dolaşan, balık etli, entarili, kızıl uzun örgülü saçlı bir ergen gibi görmeye başladım.

Neyse, kafamı biraz dışarı çıkarıp karbondioksitle doldurmayı seviyorum herhalde böyle. Körlüğüm beni eğlendirmeye yetiyor.

19 Eylül 2010 Pazar

Parmaklıklar Arasında Kısılsın Madem Kafam

Az önce dışarıdan bir hümbürtü geldi, balkona koştum. Koskoca adamlar artık ne maçı içinse hörölö hörölö sarılmış bağrınıyorlar. Sonra çömeldim ve düşündüm. Bu adamların %99 ihtimalle yıllardır işleri, evleri, karıları ve çocukları falan var. Benim işim yok, evim yok, kocam çocuğum yok. Ama bu adamlar...

27 Ağustos 2010 Cuma

Oturuyoruz, Ellerimiz İki Yanımızda


Bugün yeni doğmuş kedi gibi her şeye şaşırıyorum.

Çeviri yaparken "Hayatıma şimdiye dek kaç kişi girdi acaba?" diye düşündüm. Kendimi hatırladığım anlardan beri acaba 500 kişi girmiş midir dedim. Yani illa içli dışlı olmak değil, tanışıklık manasında. Sonra 500 az geldi, sonra da çok geldi. Bir an "Kimseyi tanımamış olsam nasıl olurdum?" diye düşündüm. Sonra da "Tanıdığım insanlar fark ettirmeden bana neler kattılar da bu günüme geldim?" diye sordum. Son olarak bir liste yapmaya başlayacağım, boş zamanlarımda aklıma gelen kişileri ekleyeceğim. Her gün büyüyen bir liste, çok eğlenceli ve ilginç olacak!

Sonra dışarı çıktım ve karşıya geçmeden önce trafik lambası yansın diye basılan düğmelere her seferinde en az iki defa bastığımı fark ettim. Geri dönüşler yaşadım ve evet, hep böyle yapıyormuşum kendimi gördüm binlerce kez aynı pozisyonda.

Bazen kendimi aslında binme niyetim olmayan bir otobüste buluyorum. Bugün de öyle oldu ve o otobüsten indiğimde bunu yaptığımı unutuyorum hep. Ama bugün "Benim ne işim var burada ya?" diyerek düğmeye basıp indim hemen. Sonra şaşırdım, bunu hep yaptığımı, bir yerlerde aktarma yapmak planında olduğumu düşündüm. Sinirimi yatıştırdım.

Bu sebepten otobüsten indiğim için Aksaray metrosuna bindim ve bilen bilir metronun kendine has iğrenç bir kokusu vardır, her araçta, her vagonda her koltukta ve her camda hem de! O metronun kendine has kokusu değilmiş, bugün o kokunun sahibini gördüm. Kendimi inanılmaz şanslı hissettim ve düşündüm ki eğer herkesin kendi kokusunu tanıyacağını bilse adam asıl nasıl şanslı hissederdi? Sormak istedim, ama hiç o kadar rahat olamadım ki.

Adamın şokunu atlattıktan sonra kokan insanları düşündüm. Tamam insanın kendi kokusunu duyması biraz zor ama çok mu izole yaşıyorlar da etraflarında "Be abicim amma kokmuşsun!" diyecek kimseleri yok. Ya da hiç otobüste, metroda boşboğaz bir teyze yanındakine kendisiyle ilgili olarak ağız kıvırarak "Pis adam, kokuşuk adam!" gibisinden laflar etmemiş. Bana bir kere deseler bir ay dışarı çıkamam utancımdan. Şanslı hissettim kendimi, bunun yetişmeyle falan alakası yok ama iyi düşünmüşüm dedim kendi kendime.

Metroda ilk kez görevlilere nasıl yemek verildiğini gördüm. Bilmiyorum belki ramazana özel bir şeydir ama güzeldi. Elinde telsiz ve iki kocaman poşet olan bir adam ilk (kimine göre son) vagona biniyor, varacağı duraktaki görevliye telsizden haber veriyor. Yolda poşetten sayısına göre plastik kapalı tabldotları çıkarıyor, durağa gelindiğinde görevli onu kapının önünde karşılayıp yemekleri alıyor ve yolculuk devam ediyor. Adam bunu hava alanına kadar yapıyor, çok eğlenceli. Ben olsam daha eğlenceli hale getirebilirdim. Neyse en azından bu adamlar nerede yemek yiyor bütün gün burada sorumun cevabını almış oldum.

Metroya binerken ilk kapıdan girip inerken son kapıdan indiğimi, böylece çıkışa çok fazla yürüdüğümü daha önce düşündüğüm ve binerken yürümeyi tercih etmek için kendimi uyardığımı hatırladım yine sondan inince. Ve bu hatırlatmayı kendime onlarca defa yapmış olsam da binerken hiç düşünmediğim geldi aklıma. Bugün efsane bir gündü!

Yürüyen merdivenden hiçbir inişimi hatırlamıyorum. Bugün inerken bunu fark ettim ve "bunu hatırlamalıyım, o yüzden garip bi şey yapıcam" dedim. Son 4 saniye boyunca kalçamı merdivenin metal duvarına yasladım ve yürüyen merdiven biterken attığım o adımı atmadım, bekledim ki bittiğinde karaya öylece ayak basayım. Aynı zamanda duvar da bittiği için kalçama tutunma bandı çarptı ve kendimi karada buldum. Harikaydı, asla unutmam. Sonra da yürürken gerçekten inanılmaz ve hatırlanası diye düşünüp güldüm.

Eve gittiğimde İdil karnıyarık yapmıştı. Düşündüm de nasıl yapılacağını bildiğim ama hiç yapmadığım tek yemek karnıyarık. Kendime ceza verdim ve karnıyarığı ikiye bölüp sadece yarısını yedim. Diğer yarısını yaptığımda hak edeceğim dedim. Neyse zaten aç değildim.

Uzun bir süredir yürürken başımı öne eğiyordum. İnsanları incelemeyi çok seviyorum ama incelendiğimi görmek rahatsız ediyor, çünkü benimki gibi bir niyeti yok insanların. Neyse bu derin bir konu. Kafamı kaldırdığımdaysa genelde somurturum, kaşlar çatık falan. Bugün dedim ki bence biraz gülmeliyim. ağzımı iki kenara yaydım, benim için zor olmadı, çünkü zaten aklımda koca gün yaşadığım güzel şaşkınlıklar vardı. Sırıta sırıta gidince insanların bakışlarının değiştiğini gördüm. Bana değil etrafıma bakmaya başladılar, acaba ne var da bu kadar gülüyor bu kız diye bir düşünce sanırım. Bense bunu avantaja çevirip dur biraz daha özgüvenim olsun diyerek kafamı da sağa sola sallamaya başladım. Gerçekten, o arabalardaki sallabaş köpekler gibi. Sırtında kocaman bir çanta, elinde tripod, ama kamerası ya da fotoğraf makinesi de yok. Hay allah diye ben de bir dönüp bakardım etrafına bu kızın.

Durağa giderken merdivenin başında bir çift gördüm. Kız konuşuyordu, adam bana bakıyordu. Kızın "Beni dinlemiyorsun!" dediğini duydum. Adam da "Şu kıza bakıyordum ya." dedi aptal cesaretiyle. Kız nedenini nasılını dinlemeden bana baktı ve anında adamın boynuna bir tokat indirdi. O anda gözlerimi patlattım ve bütün sırıtmam gitti yüzümden. Merdivenden indim, başımı eğdim ve somurtarak geçtim yanlarından. O anda belki de egomun tavan yapması gerekiyordu. Kadınlarda vardır ya bu. "Benim yüzümden sevgilisinden ayrıldı, benim için kavga etti..." bıdı bıdıları. Bende yoktu, olamayacağını da anladım. Hemen soru sormasa ve haksız durumda da olsa kızla empati kurdum. Benim sevgilim olsa ben nasıl davranırdım diye sordum kendime. Cevap veremedim. Çünkü olmadan önce bir durumu düşündüğümüzde hep mantıklı cevaplar veririz. Olması gerekeni ancak düşüncelerimizde uygularız. Belki de o durumda o anda ben olsam yıllardır bacağımda sakladığım silahımı alıp aynı sağ boyundan vururdum onu. :)

Başım önde, somurtarak bindim otobüse yine. Hoş geldin Simik dedim. Birkaç durak sonra bir kız geçti yanımdan. Bana hiç dokunmadı ama sıcak rüzgarı geçti üstümden. O kadar rahatsız oldum ki, sonuçta başkasının ısısı, benim üzerimde ne işi var diye kollarımı sildim ellerimle. Saçmaladığımı düşündüm sonra. Bu çok basit bir şey ve bu kadar takmamalıyım. Birden kızı unuttum ve yine kendime döndüm. Ya ben de insanlara böyle bir sıcak rüzgar estiriyorsam? Zaten iğrenç bir sıcaklık var havada, ya ben de daha fazla ısıtıyorsam? Sonra kendime çok aptal bir sonuç çıkararak tatmin oldum. Ben soğuk bir yapıdayım, tanımadığım insanlara karşı hep mesafeli ve gıcığımdır. Yani soğuğum işte. Olsa olsa buz gibi bir rüzgar estiririm dedim. Bu da belki insanları ferahlatır diye düşündüm. Hatta sonradan asla uygulamayacağım bir karar verdim. Bundan sonra insanlara hiç dokunmamaya çalışarak çok yakınlarından geçeceğim. Sırf iyilik olsun diye. Ya bi git! Şimdi gülüyorum şu salak sonuca. Isıtıyorumdur tabii ya, salak mısın? Neyse bu konuda daha fazla konuşmak istemiyorum.

Burada köşede temizlik malzemeleri satan küçük bir dükkan var. Orada genç bir adam ve bir transeksüel duruyor. İkisini sürekli cilveleşirken görüyorum, ilk zamanlar garip gelse de artık alıştım. Ama bugün beni asıl şaşırtan şu oldu; genç adamın annesi de yanlarındaydı ve kadın gayet iyi görünüyordu. Kendimi onun yerine koydum, oğlum bir transeksüelle birlikte olsa belki de "Ortalıkta kadın mı kalmadı?" gibi yobaz bir soruya kadar vardırabilirdim bu işi. Ya da en iyi ihtimalle memnun olmaz ama sesimi çıkarmazdım, ama memnuniyetsizliğim davranışlarımı etkilerdi, onlarla oturup kahkahalarla muhabbet edemezdim mesela; sanırım. Bilmiyorum işte n'apardım. Kadın belki de "Aman bizim oğlan bunu hamile de bırakamaz, başımıza kalacak değil ya; eğlendirsin gönlünü, elbet bir gün çocuk isteyecek, o zaman bırakır." diye düşünüyordur. Ya da bilmiyorum, gerçekten onaylıyordur. Karışması haddine değil, düşünmek de benim haddime değil ama benim empati sınırlarımı aşıyor. Aman yine de hoşlanmıyorum cinsiyet değişiminden. Çünkü fazla düşünüyorum hayatlarını.

Bu düşüncelerle eve kadar geldim, merdivenleri çıkarken düşündüm de bu sokakta sadece Barış'ın apartmanının kapısı var. Yani mesken olarak. O yüzden insanlar biz apartmana girerken bön bön bakıyor. Bir şeyin tek olması hep dikkat çeker ya. Ama bu unutulmaz, hayat değiştirici teklerden değil tabii. Yine de şaşırdım bunu hiç düşünmediğime.

Ve en ilginci de tam kapıyı açarken oldu. Aşağıdan ayak sesleri geldi, ben kapıyı açarken de "Bakar mısın?" diye bir ses. Baktım tabii aşağı. "Ya burası ne? Dernek falan mı?" dedi. Ben de gergin bir suratla, "hayır ev!" dedim. "Hadi ya? Burada mı oturuyorsun?" dedi kafasını uzatarak. "Hayır, iyi akşamlar." dedim. "Ya şey..." derken suratına kapattım kapıyı ve kilitledim. Mırıldandı indi aşağı. Korktum tabii ki, güvenmiyorum bu eve, insanlara hiç. Belki ben bir salak olsam bir sonraki cümlesi "bakabilir miyim içeri, çok merak ettim?" olacak ve ben de geç bak diye umursamayacağım. Sonu da cinayet falan işte! Neyse kilitliyim ve şaşkınım şimdi. Güvense güven bu kadar. İnsanlar ne kadar cesur ama! En çok 3 yaşımızda sorduğumuz "Bu nee?" gibi bir soruyu kocamanlıklarına aldırmadan pişkince sorabiliyorlar önlerine gelene.

Son olarak çok utanarak söylüyorum ki bu sabah bir ara "Aman Barış böyle uzakta olsa da ara sıra gelse ya İstanbul'a." derken yakaladım kendimi. Bacağıma bir çimdik attım, cezamı buldum. Arada oluyor böyle şeyler, yalnızken ve uzaktan gelen bir sorun olmadığında fazla huzurlu olmak da batabiliyor insana. Akıllı olmak lazım, ne istediğini bilmek ve istediğini yapmak.

Şimdi istediğimse cumartesi günü eve gidip annemle babama sarılmak, iyice bir karnımı şişirmek, arkadaşlarımı görmek, birkaç gün sonra da arkadaşlarım ve sevgilimle kumlara serilip bira içmek, ve yengeçsiz gecelerde ateş başında gülmek.

Bugünün fazladan heyecanına rağmen dediğim gibi artık oturuyoruz yavaş yavaş, ellerimiz iki yanımızda.

24 Ağustos 2010 Salı

Tarkan'dan Gülümse Kaderine


Artık durulmayı öğrenmemiz gerekiyor. İçimizde deli gibi bizi iyi ya da kötü aşırıya zorlayan bir ateş var ki dokuz ay oldu hala sönmüyor. İnsanız dedik, geçer dedik, bazen de geçmezse geçmesin dedik. Ama bu öfkenin, tutkunun ve her türlü aşırılığın içimizden çekilme vakti geldi.

Kendi adıma söylüyorum bu içimdeki hiperaktivite, bu dışımdaki uyuşuklukla birleşince hiç hoş olmadı. Dengesizleştim. Bilincimi kaybettiğim bile oldu, ki aptal aptal övündüğüm ve bana huzursuzluktan başka bir şey getirmeyen farkındalığım ve bilincimdir hep. Onu bile kaybettiğimin bilincindeydim fakat. Çok yoruldum, yıprandım, yaşlandım. Hiçbir şey yapmadan aylar geçirdim. Bir haftada bitecek kitapları baktım ki aylardır bitirememişim. Doğru düzgün müzik bile dinlemiyorum. Bir zamanlar sanırım biraz Hollywood filmleri izlemeliyim diyordum, bunu abarttım. Yazı yazmaya gelince; hep bir şeyler yazdım ama geri dönüp baktığımda hep boğuldum. Roman ise hala ilk halinde duruyor. Oyunlar ona keza. Ve en önemlisi de kafamdaki senaryoları bitirememiş olmak.

Asıl sebebim aşktır, insan kendinden utanıyor ya aşık olduğu için hayatının karardığını söylerken. Neyse ki imdadıma başka sebepler de yetişiyor. Çeviriler, iş arama çabaları, saçma iş görüşmeleri, muhattap olunan cepler dolusu boş insan... Sanırım yaşadığım her anı gereksiz yere önemsiyorum. Gördüğüm, adımı söylediğim her insanı hayatıma girmiş kabul edip sorun yaşıyorum. İnsanların boşluklarını doldurmaya çalışırken deliniyorum.

Sanırım deliriyorum. Kafamın içinde aynı anda kendilerini düşündürtmeye çalışan binlerce düşünce var, binlerce olgu ve binlerce olay. Ve fiziksel hayatım... İşte artık yeter dememin sebebi aslında. Vücudum düşüncelerimi kaldıramaz halde. Aylardır verdiğim kiloları almaya çalışıyorum ama tık yok. Üzerimi kurtlar kaplamış, izin vermiyorlar büyümeme.

Eşek kadar oldum, bi kendimi silkelemeyi öğrenemedim. Şu anda sabahın köründe çok az uyumuş ve az sonra saatlerce sürecek olan çeviriyi yapacak bir Simay var. Birkaç gün yalnızım, huzurum şimdiden başladı. Bu koşullar altında bile ellerim bacaklarım orada burada kayıp gidiyor.

Huzurum her şeyden önce gelmeli ve durulmalıyım artık. Ay bilmiyorum, üzmeyin, sinirlendirmeyin işte beni.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Başlatma Aşkına




Hepimizin derdi aşk olmuş. Eyvah sevgilim yok! Eyvah aldatıldım! Eyvah terk edildim! Eyvah sevgilim bana kötü davranıyor! Eyvah evde kaldım! Bıd bıd bıd. Çok mutluyum sevgilim var! İyi ki böyle çok güzel biriyleyim! Ne güzel tatile çıktık! Aman bana hediyeler aldı! Bıd bıd bıd. Gelemem sevgilim kızar! Gelemem sevgilimleyim. Yapamam, sevgilim ne ders sonra! Bıd bıd bıd.

Sevgili düşünmekten kendini unutuyor insanoğlu. Hepimiz mutluluğumuzu, huzurumuzu sevgiliye aşka bağlamışız. Kimse annesiyle tartıştıktan sonra günlerce ağlamıyor, ya da hiçbirimiz işsizim diye ağlamıyoruz bir yıl boyunca her gün. Çünkü hepimizin aklı şeyimizde. Ne kadar yanlış olsa da böyle. Aynı sevgiyi, aynı nefreti bize başkaları da verebilir. Başkaları da bizi mutlu ya da mutsuz kılabilir. Olay cinsellikte bitiyor işte. Daha öptüğünde insanı belli bir kategoriye sokuyorsun. "Sen benim sevgilimsin ve bundan sonra ne olursa olsun senin tutumun benim psikolojimi değiştirecek sadece." Ve parantez içinde "Çünkü ben bir gerizekalıyım; ama suçlama insanım."

Herkes birbirine "Kendi hayatını yaşa, onun hayatının bu kadar içinde olmasına izin verme." der ama söyleyenler de dahil bunu yapamazlar. Ben de öyleyim. Bu belli duygu durumunu öyle bir yere koyuyorum ki iplerimi eline alıyor. Ha ben de alıyorum ipleri bazen elime. Ama bu ipler kendi iplerim olmuyor işte. Sonra ipler dolanıyor, kuklalar yamuluyor, dengesizleşiyoruz.

Bir iddiam var; evet sevgilisi olan herkes dengesizleşir. Çünkü kulağına tekmeyi yemiştir o öpücüğü vererek. Ve bu dengesizlik bu durum sürdükçe devam eder. Kendimizi öyle alıştırırız ki bu dengesizliğe, o yüzden hayatımıza 6 ay biri girmeyecek olsa kudururuz. Hadi canım hepimiz biliyoruz niye kudurduğumuzu. İplerimiz boştadır ve kolumuz kendi iplerimizi tutacak kadar uzun değildir.

Kim olduğumuzun hiçbir önemi yok, iyi ya da kötü hissetmemizi sağlayan tek şey sevgilidir.

Of bunları yazdıkça ne kadar saçmaladığımızı görüyorum. Ve bile bile saçmalamak gibisi de yok.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Tavuk Gibi Yaşamak Olmaz


Bir insan her zaman doğruları söylemeye, doğru yaşamaya, aklını kullandığı alanları genişletmeye çalışıyorsa; bilinmelidir ki çevresinde onu yalancı, yanlış ve gerizekalı olarak tanırlar. Çünkü doğru konuşmak, doğru yaşamak, akıllı olmak imkansızdır insanların çoğunluğu için. İstisna diye bir şey de asla yoktur, olabilir mi hiç ya? Saçmalık.

Rüyalarımız, hayallerimiz, düşüncelerimiz, okuduklarımız ve yazdıklarımız, yarattıklarımız ya da yıktıklarımız bize ait. Sorumluluklarını tek başımıza omuzlayamayacaksak o istisnalardan olamayız. Sınırlarını bilmeksizin yaşayanlar ve başkalarının sınırlarını ihlal edenler de asla o istisnalardan olamayacaklar.

İstisna olmak ki...

Biraz rahat bırakalım zihinlerimizi öf.

Bu arada beyin fetusa ne kadar da benziyor. Bildiğin beyiniz.

8 Ağustos 2010 Pazar

Öz Mavi Medya ve Serkan Köksal Rezaleti!



Sırf Google'da bu şirketi ya da bu adamı araştıranlar görsün diye yazıyorum bu yazıyı. Kendileri Kobi Life isimli bir ekonomi dergisi çıkarıyorlar, imtiyaz Sahibi de Serkan Köksal denen bu adam. Secret CV'deki editör ilanlarına başvurdum ve görüşmeye çağırdılar. Görüşmeye gittim tabii ki.

Serkan Köksal denen bu adam nasıl bir hayat yaşadıysa görgü kurallarından nasibini alamamış. El sıkışmayı parmak tutmak sanmış hayatı boyunca. İlk anda insana hiç güven vermeyen bu hareketinden sonra adamın odasına bakıyorsunuz ister istemez. Benim boyumu bile geçmeyen yükseklikteki pimapen bir panelle diğer çalışanlardan kendini ayırmış. İş görüşmesi boyunca telefonda konuşan insanları dinliyorsunuz zaten. Neyse benim için sorun değil, kendi odacığı. Bundan sonrasını karşılıklı konuşma olarak yazayım.

- Adın neydi?
- Simay Aydın.
- Ne? İsmail?
- Simay Aydın.
- Hangi pozisyon için gelmiştin?
- Kobi Life dergisinde editörlük için.
- Dergiyi inceledin mi hiç?
- İnceledim evet, internet sitenize de baktım. Bu arada internet siteniz virüs uyarısı veriyor, ben yine de girdim ama internet kullanıcısı o uyarılardan korkuyor.
- Sitemizde virüs yok. Al dergiyi incele.
- Peki.
(dergiyi incelemeyi bitirmemden tam 5 dakika geçiyor)
- İnceledim dergiyi.
- Ekonomiyle aran nasıl?
- Kişisel olarak sürekli ilgilendiğim bir alan değil, ama takip ediyorum ve işim bu alanda olacaksa...
- Bilmiyorsun yani.
- Bilmiyorum demedim...
- Ne mezunusun?
- İngiliz dili ve edebiyatı. İstanbul Üniversitesi'nden.
- Kaç yıllık o?
- 4 yıllık, ben hazırlık okudum bir de.
- Neden böyle bi işe başvuruyosun ki? Öğretmen değil misin sen?
- Hayır edebiyat fakültesi çıkışlıyım, eğitim değil. Öğretmenlik yapanlar var ama ben düşünmüyorum.
- Ama niye? İngilizce öğretmiyolar mı orda? Ne alaka dergi işi?
- İngilizce öğretmiyorlar, İngiliz kültürü ve edebiyatını öğretiyorlar. Eleştirmeyi, analiz etmeyi öğretiyorlar, yazı yazmayı öğretiyorlar. Ben medya sektörü istiyorum, zaten şimdiye kadar çalıştığım yerler de hep medyayla alakalı.
- Ama CV'nde öğretmenlik de yazıyor?
- Evet, öğrenciyken bir dönem ders verdim ve bir kursta çalıştım, ama yapmak istediğim iş öğretmenlik değil.
- Anlamadım neden öğretmen olmadığını. Bir de reklam için başvurmuşsun o ne alaka?
- Reklam masterı yapıyorum ben.
- O nasıl oluyo?
- Marmara Üniversitesi'nde Reklamcılık ve Tanıtım bölümü var.
- Yok ordan mezun olup oraya nasıl... Neyse beş tane dergi tecrüben varmış. Nereler onlar?
- Türk Medya'da Stuff ve Maxim'de çalıştım. Biri teknoloji, diğeri erkek dergisi. Wingman isimli online bir erkek dergisinde çalıştım. Bir de kendi çıkardığımız bir dergimiz var, o hala devam ediyor ama amatör bir çalışma.
- Bu yazı yazdığın Palimsest de mi amatör?
- Evet.
- Eh sen hiç kurumsal bir dergide çalışmamışsın hepsi amatör.
- Hayır iki tanesi amatör, diğerleri kurumsal dergiler.
- Senin çalıştığın bütün dergiler amatör, ben de beş tane dergi tecrüben var diye çağırdım. Benim için niteliksizsin öyleyse.
(burada o işe girmekten vazgeçen ve kişisel savaşını veren Simay giriyor devreye)
- Yanlış anladınız, iki tanesi amatör dergilerin. Diğer üçü...
- Bana yazı yazacak, röportaj yapacak, yazı düzeltecek, koordineli çalışacak insan lazım, ama sen amatör çalışmalarında bunları yapmamışsın.
- Ben onları amatör çalışmalarımda da yaptım, kurumsal dergilerde de yaptım.
- Sen hiç kurumsal bir dergide çalışmamışsın, bize işi bilen insan lazım.
- Bundan sonraki konuşmam asla artık bu işe girme amaçlı değil ama kusura bakmayın burada yanlış anlamalarınızla ve yanlış kelimelerinizle size kendimi ezdiremem. Size söylüyorum kurumsal dergilerde de çalıştım ve bu saydığınız işlerin nasıl yapılacağını biliyorum. Benim yapmak istediğim iş bu, bilmediğim tarafları elbette vardır ama bunlar deneyimle oluşacak şeylerdir. Bu işi yapmak istemeyen birinden çok daha çabbuk öğreneceğimden de eminim. Ama bana yaptığım amatör çalışmalardan dolayı asla niteliksizsin diyemezsiniz.
- Ben öyle demedim, kurumsal bir dergide çalışmamışsın dedim.
- Ben de çalıştım dedim.
- Bana yazı yazacak adam lazım, bu amatör çalışmalarla...
- Ben hayatımı yazı yazarak geçiriyorum, amatör çalışmanın yazı yazmaya engel olduğunu mu düşünüyorsunuz? Sizin 5 tane yazarınız var ve yazdıkları yazıları koyuyorsunuz. Amatör bir çalışmada Türkiye'nin her yerinde en az 50 yazı geliyor ve biz oturup bunların analizini yapıyoruz, yazıları biz seçiyoruz. Sizin böyle bir özgürlüğünüz bile yok. Amatör çalışma yeri geldiğinde sizin bu kurumsal derginizden daha çok özveri ve çalışma gerektiriyor. Asla aşağılayamazsınız.
- Yok aşağılamıyorum ama bizim işimiz...
- Sizin işinizle amatör çalışmaları karşılaştırmıyorum. Bunu yapan sizsiniz ve hiç gerek yok aslında.
- Biz profesyonel çalışıyoruz o yüzden deneyimli insan istiyoruz. Ben bu deneyimlerinizin hepsinin amatör olduğunu bilsem seni çağırmazdım.
- Ben CV'me açık açık dergilerin isimlerini yazdım, açıklamalarına da dergilerde ne tür çalışmalar yaptığımı yazdım.
- Türkiye'de kaç tane dergi çıkıyor, ben ne bileyim hangisi amatör, hangisi değil.
- Ben buraya gelmeden önce sizi araştırıyorsam kusura bakmayın ama siz de iş görüşmesine çağıracağınız kişileri araştırmalısınız. Orada adını bilmediğiniz bir dergi varsa internete yazarsınız ve amatör mü kurumsal mı olduğunu anlarsınız.
- Mecbur muyum canım? Buraya anlatın diye çağırıyoruz.
- Peki o zaman ben size bunları kurumsal dergi olarak da anlatabilirdim, madem bu işin içinde olan ama takibini yapmayan birisiniz, gayet işi alacaktım öyle mi?
- Yoo, bana dergi getir diyecektim.
- Ve eminim o zaman da onları kurumsal dergilerden ayıracak şeyleri göremeyecektiniz. Eminim sadece kapağa bakıyorsunuz. Neyse daha fazla kendimi yormayacağım. Size iyi çalışmalar.
- İyi günler.

Acaba bu adamın aradığı, yıllarını dergiciliğe vermiş, kurumsal dergi deneyimi boyunu aşmış editör adayı, Pangaltı'ndaki bu moloz yığını home-office müsveddesi mekanda bakımsız ve terbiyesiz bu adamla görüşünce neler diyecek?

Ben olsam kapısından girmem. Allahçım sen karşılaştır bir daha bizi. :)

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Babalar, Oğullar Hep


Tarih: 19 Nisan 2010
Yer: Fındıklı'da bir çay bahçesi
O gün de kışın omuzlarıma yüklediği acı, sıkıntı ve depresyonu denize dökme günlerimden biriydi. Tek başıma çay içip tost yiyordum. Bir yandan da Beckett'in Molloy'unun son sayfalarını çeviriyordum. Oğlu tarafından terk edilen-aslında buna tam terk etmek denmez de neyse- bir babanın yaralı ve tek başına evine dönüş çabası vardı. Ama ben satırlarda bir babayı değil, kafasındaki harika düşünceler ve dilindeki harika sözlere o yaralı adamı, belki de Beckett'i izliyordum.

Rutinimi bu şekilde gerçekleştiriyordum. Birkaç gün acı çekip, ağlayıp, inanılmaz kötü düşüncelerle dolup sonrasında bunları Kabataş'tan denize dökmek rutinini. Çok yalnız olduğum bir dönemdi ve artık yalnızlığımı sevmeye çalışıyordum.

Romanın akışkanlığından saçlarımı savurup yüzümü açmaya çalıştığım bir anda onları gördüm. Bir baba ve oğlu el ele yürüyorlardı. Oğul spastikti; garip sesler çıkarıyor, salyalarına hakim olamıyor ve gidecekleri yönün tersine gitmeye çalışıyordu; denize yakın olmaya çalışıyordu belki. Belki onun da denize boşaltacakları vardı. Tam olarak kavrayamadığı, kendinde hissedemeyip başkalarında görebildiği ama bunu bile ifade edemediği bir hayat vardı onun için boşaltacak. Babasıysa elinde bir mendil oğlunun ağzını siliyor, denizden uzakta durması için onu sürekli uyarıyor ve elinden çekiyordu.

O kadar mutlu ve huzurluydular ki kendimden utandım ve ağlamaya başladım. Zaten ağlamak benim için hiç zor bir şey değil artık. Çocuğa acımadım hiç, çünkü öyle mutluydu ki, deniz onu öyle heyecanlandırıyordu ki yerinde duramıyordu. Babasına ve kendime üzüldüm daha çok. Adam her şeyin bilincinde, kim bilir ne üzüntüler çekerek yıllarını o çocuğun huzuru için adadı, kim bilir nelerden vazgeçti ya da nelere göğüs gerdi. Şimdi de belki hala içi yana yana o çocuğun elinden sımsıkı tutuyor ve gülümsüyor. Bense dünyanın dönüşüne kendini kaptırmış bir ahmak olduğum için ağladım kendime. Demli bir çay söyledim, acı acı içtim ceza olsun diye. Ve "denizi bari bugün kirletme!" diye kendi kendimi engelledim, içime üzüntümü atıp oradan uzaklaştım.


Tarih: 29 Temmuz 2010
Yer: Beşiktaş-Kadıköy vapuru
Yalnızlığımdan ve eve kapanışımdan sıkıldığım, yine de kendimi aynı yalnızlığımda zorla karşıya geçirdiğim bir gündü. Yanımda kitap da yoktu PSP de. Tek seçeneğim telefondan müzik dnlemekti, vapur yolculuğu kesinlikle daha fazlasını hak ediyor ama napalım.

Karşıma elinde valiziyle orta yaşlı bir adam ve benim yaşlarımdaki oğlu oturdu. Hangisi nereye gidiyordu ya da nereden geliyordu bilmiyorum. Bu konuyla ilgili kafamda çok fazla hikaye kurdum zaten de anlatmayacağım. Onları izledim. Çok garip bir ilişkileri vardı. Otururken çocuk babasına "burası olur mu?" diye sordu ve bunun dışında hiç konuşmadılar. Arada birbirlerine bakıp gülüyorlardı. Beni 3 ay önceki diğer olaya götürense çocuğun babasına sakız uzatması oldu. Tek başınaydı, hürdü ve sakızı vardı. Babasının elini tutmak zorunda değildi. Ağzından akan salyaları temizlemesi için babasına ihtiyacı yoktu, güneş gözlüklerini havalı bir şekilde taktı ve babasına sakız uzattı.

Adam bir tane aldı sakızdan. Paketini açmaya çalıştı. Sıcaktan sakız erimiş kağıdına yapışmıştı. Çocuk babasının paketi açmasına yardım etti. Sakızı paketten kurtarınca da hafif gülümseyip yine kendi dünyasına döndü. Adam sakızı ağzına attı. Bir yandan sakız çiğniyor diğer yandan ellerine yapışan kağıtları çıkarmaya çalışıyordu. Bunun için de oğlu yardımcı olacak değildi, temizlerdi.

Hiç konuşmadılar. Çocuk denizden heyecanlanmadı, denize bakmadı bile. Nereye baktı bilmiyorum gözlüklerinden göremedim, ama denize bakmadığından emindim. Adamsa cep telefonunu karıştırmaya başladı. Orta yaşlıların parmak hareketleriyle yavaş yavaş bir şeylere basıyordu telefonda. Çocuk baktı, yardım etti. Ben Haydarpaşa'da kalktım, daha fazla dayanamadım hatıramdaki babayla buradaki oğulun çatışmasına.

Sahafa gidene kadar düşündüm, hiç oğul olmadım, hiç baba da olamayacağım. Ama anneme ya da babama karşı sessiz kaldığım anlara lanet ettim. Ve bir gün çocuğum olursa Fındıklı'daki ya da vapurdaki gibi ilkinin coşkusunu, mutluluğunu, sevgisini; ikincisinin sadece sağlığını dileyeceğim onun için.

Biz hala umursamaz tavırlar içindeyiz kendimize, sevdiklerimize karşı; oysa dünyada o kadar çok insan bekliyor ki tarafımızdan tanınmayı...

Not: Fotoğraflar telefonla çekildiği için böyleler. :(

30 Temmuz 2010 Cuma

Hayat Bir Hamburgerse ve Herkesin Kafasına Göreyse.

Böyle zamanlarda hep aklıma ağlaya ağlaya evden kaçıp Aksaray'a kadar koşmam ve tacize uğrayıp yine ağlaya ağlaya eve dönmem geliyor. Ergenlik çağları da değil, ilişki bokları işte.

Old Love dinlemeyeli çok olmuş. 2009 yılına girmiştik, Ocak 21, Simge'yle Taksim'de 3.1 mi ne öyle bir mekana gittik. Mekanın zamanın önemli olmadığı bi gündü. Simge'nin yanımda olması yeterliydi, gergindim, yalnız olmak felaket olurdu. Ve Old Love çalıyordu. O güne kadar kötü gelen sesten bu şarkı daha da kötü geliyordu. Bir morluk, birkaç bira, sonrasında Simit Sarayı, paketiyle çaya batırılan ve 1 saat oynanan şekerler.

Dolup dolup taşan kalbim, çalan şarkı. Aylarca yankılanan. İşte kötü yola düşüşümün başladığı gün. Nasıl mı? Eve gidip sabaha kadar ağlayarak, şarkıya, bize, zaten bildiğimiz saçmalığa.

Sana diyorum Burger King. Bana son kez sevgiyle ama umutsuzca bakan sana diyorum. Ben de anılarımla mutluyum, hadi bakalım. Herkesin kafasına göre yaşadığıysa bu, benim kafam inan çok büyük.

Üstte susamlı ekmek, çok sert, diş kırıyor. Ortada bol soslu köfte ben, sosundan neredeyse yenmiyor. Alttaki ekmekse sostan ıslanmasını bilen, ama köftenin hiçbir zaman kaymaması için her zaman orada olacak olan, yeterince katı, yeterince dişe gelir. Hayat bir hamburgerse, ve herkesin kafasına göreyse, benden iyi köfte olmaz.

Peh.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Masal Masal Matatas


Dün gece rüyamda müzede çalıştığımı gördüm. Annem gelip "bırak boş boş oturmayı da şu tablo*yu anlat insanlara" diye kızdı bana. O tablonun hikayesini biliyordum, Barış'a da anltmıştım ve işim çıktığı için Barış'tan insanlara anlatmasını istedim. Hikayeyi anlatamayışını uzaktan başka işler yaparken izliyor, bir yandan hikayeyi kendime fısıldıyordum:

Tarih öncesi çağlarda, şimdi Akdeniz kıyıları olarak bilinen yer. Sapsarı uzun dalgalı saçlı, yeşil iri gözlü, küçücük elleri olan bir kadın varmış. Bu kadın her ne kadar kendini halkın iyiliğine adamış bir hemşire olsa da kötü kalpli birkaç kişi hakkında dedikodu çıkarmış. Neymiş efendim savaştan dönen erkekleri tedavi ettikten sonra onlarla birlikte olup onları büyülüyormuş. Şehrin kadınları artık kocalarına bu kadın yüzünden sahip çıkamaz olmuşlar. Şehirdeki tüm erkekler hemşirenin kapısında sabahlar olmuşlar. Hemşire sabah kalkıp işine gidiyor, akşam olduğunda da evine dönüyormuş oysaki. İşi dışında kimseyle konuşmuyormuş.

Kapısının önünde biriken hediyelere dokunmuyor, iltifat dolu mektupları okumadan yakıyormuş. Şehrin kadınları bu durumdan yakınıyorlarmış ama işin aslını kocalarına hiç sormuyorlarmış. Kendi aralarında çıkardıkları dedikodulara kendileri de inanır olmuşlar. Güzel hemşireyse duruma çok üzülüyormuş. Kimsede gönlü yokmuş, kimseyle beraber olmamış ve işi gerektirmedikçe hiçbir erkeğe elini bile sürmemiş. Tek isteği ülkenin huzuru için savaşta yaralanan erkekleri iyileştirmekmiş. Büyü yaptığı da yokmuş. Erkekleri büyüleyen sadece hemşirenin güzelliğiymiş.

Şehrin kadınları toplanıp krala gitmişler, hemşireyi şikayet etmişler. Kral da ülkesini düşündüğünden savaşçılarını böyle bir büyücü yüzünden kaybetmek istememiş. Adamlarını gönderip hemşireyi sarayına getirtmiş. Hemşire ağlayarak durumu anlatmaya çalışmış. Kral da kadının güzelliğinden etkilenerek ayaklarına altınlar döktürmüş. "Bundan böyle benimle yaşa, hem hemşirem hem kraliçem ol, bu ülke senin olsun." demiş. Kadın bunu kabul etmemiş, ona hizmet etmekten onur duyacağını ama kimseyle olmak istemediğini anlatmış.

Reddedilmeyi asla kabul edemeyen kral kızı alıkoymuş ve düğün yapmaya karar vermiş. Ülkenin her yerinden tüm halkı düğüne davet etmiş. Şehrin kadınları hemşirenin kralı da büyülediğini düşünüp sinsice bir plan yapmışlar.

Düğün günü gelmiş, tüm halk dağın tepesindeki sarayın bahçesinde toplanmış krallarını ve yeni kraliçelerini alkışlıyormuş. Şehir kadınlarından bir tanesi kraliçenin yeni hizmetkarıymış gibi göstermiş kendini. Sarayın balkonuna kadar eteklerini taşımış hemşirenin. Hemşire üzgün bir şekilde halkı selamlamaya çıkmış balkona. Hizmetkar kılığındaki kadın eteğini tutuşturuvermiş hemşirenin. Bir süre sonra yandığını anlayan hemşire bağırmaya başlamış. Olduğu yerde çırpınırken balkondan düşmüş alevler içinde. KAlabalık olayı uzaktan seyretmiş, hiçkimse bir şey dememiş yapmamış bu olay karşısında. Kral bile kraliçesinin yanmasını öylece izlemiş. Hemşire öyle acı çekmiş öyle ağlamış ki gözyaşları, yanan bedenini söndürmüş. Kendine geldiğinde her yeri kömür gibi yanmış olarak bulmuş kendini. Aynaya bakamaz olmuş o günden sonra. Tüm güzelliği gidince erkekler de ondan nefret etmeye başlamışlar. Savaşta yaralanan askerleri bile tedavi etmesi için ona götürmüyorlarmış artık.

Bir gece aç susuz dağlara vurmuş kendini hemşire. İstediği tekrar beğenilmek değil, yeniden faydalı olabilmekmiş. Eğer faydalı olamıyorsa yaşamasına gerek de yokmuş. Uçurumun kenarına gelmiş. Oturup ağlamış insanlığın haline ve kendini sonsuz boşluğa bırakıvermiş. Kayalara çarpa çarpa düşmüş hemşire. Sarı dalgalı saçları uçurumun tepesinde kalmış, başı da hemen altında. Yanmış vücudunun düşerken parçalandığını izlemiş, daha da acı çekmiş, daha da ağlamış.

O kadar çok ağlamış ki uçurumun tepesinden yerlere kadar sular fışkırmış, kocaman bir şelale oluşmuş. Bu Düden Şelalesi'nin hikayesiymiş. Şimdi Düden Şelalesi'nde yüreğinde iyilik taşıyanlar tepelere kadar çıkıp hemşirenin gözlerinden içeri girebiliyorlarmış. Kanadında kötülük taşıyanlarsa ancak aşağılardaki ağız kısmından mağaralara girebiliyorlarmış. Hemşirenin gözlerinden hem manzara daha şahaneymiş, hem de sular daha taze. Mağaraların duvarları, yerleri ise yosun tutmuş, giren kayıp düşüp ölüyormuş.

Ne güzel bilinçaltı denen şey.

* Öyle bir tablo yok, zamanım olduğunda ve yapabileceğimi düşündüğümde çizip buraya koyarım artık.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Bana Göre Süt, Onlara Göre Çikolata


Bir insanın bir tane sevgilisi, iki tane dostu, iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar da arkadaşı olabilir ancak. Onun dışında binlerce tanıdığı olabilir. Tanıdıklar gözlem yapmak için, arkadaşlar üzerinde çalışma yapmak için kullanılırlar. Dostlarla birlikte deney yapılır, onlar kullanılmazlar. Sevgililerin ise bu tür bilimsel deneylerle hiç işleri olmaz, tek yaptıkları karşısındakine ayna olmaktır. Olanı yansıtmak, olması gerekeni yansıtmak, yaptığı gözlemlerin, çalışmaların ya da deneylerin doğru ya da yanlışlığını göstermektir. O yüzden birinin sevgilisi olmak bilge olmaya çabalamayı gerektirir.

Birçok insan için tanıdık olmak, davranışlarımın gözlemlenmesi, izlenmek çok güzel. Birilerinin bana arkadaş olarak değer verip üzerimde hayata dair deneyler yapmasının verdiği zevk de bambaşka. Dostlarım... Bunların hepsini birlikte yaptığım, kimi zaman başarısızlıktan sinir krizleri geçirdiğim, kimi zaman başarıyla denizlere haykırdığım dostlarımla birlikte olmak ve olacak olduğumu bilmek. Adını asla unutmayacağım iş arkadaşlarım. Dost olmanın bende tarifi böyle. Sevgili olmaksa bambaşka, ayna olmak, bazen bakmak istemeyene parıl parıl parlayan, bazen bakmak için can atana kararmış, bulanık bir ayna olmak. İyiyi, kötüyü yansıtmak, en azından buna çabalamak... Gözyaşına seller boşaltıp gülücüğüne güneş açtıracak kadar aydınlık ve parlak ve ıslak olmak.

Yapmak istediğimiz her şeyi asla yapamayacağız. Aile olmak çok uzak şu anda ama az önce sıraladıklarımı olabilmek en azından bugün beni neşelendiriyor. Bambaşka bir boyuta geçene kadar da bunun savaşını vermeye devam...

25 Temmuz 2010 Pazar

Kuledibi Derin Uyku Çalışmaları


Sevgili Galata Kulesi,

Beni bağrına bastın, sevdin, saydın, dinledin. Duvarının dibine boşalttığım şarapları emip gözyaşı döktüğümde bana eşlik ettin onlarla. "Duvar olsa cevap verir" denecek durumlarımın kahramanı oldun. Sırtımı yaslayabileceğim, omuzlarından dünyayı seyredebileceğim, yalnızlığımı paylaşabileceğim bir sen vardın.

Sen kal, sığınağım ol hep, bir sen ol. Hayalimle ya da gerçeğimle tek konuşan sen oldun, sen ol. Kimse bilmez taşların konuşabildiğini, gözyaşı dökebildiğini. Anca zorbalıkla sıkıp çıkarırlar suyunu. Taşları, hele bir de senin gibilerini hep uzaktan izlerler. Dokunulmaz sanat eserleri gibi, tanrılar gibi. Bense yanak yanağa konuşuyorum seninle, dudak dudağa, ve omuz omuza.

Seni uzun zamandır tanımıyorum ama seni herkesten iyi tanıyorum kulem. Sana dokunuyorum. Bugün beni koynunda uyuttun, elimde beş lira omuzlarına çıkma parasıyla kucakladın beni. "Çıkma Simay, yat dinlen kucağımda"ydı fısıldadığın.

Şimdiye dek bu şehri benim için anlamlı kılan tek şeysin, sen İstanbul'sun, benim İstanbul'um. Yüzüme o gülücüğü konduran, acımı dindiren, bana huzuru bulduran, beni kucağında uyutansın. Annesin, babasın, dostsun, sevgilisin Galata. Her şeyimsin, çok şeyinim.

Ellerinsiz, ellerimsiz yaşanır kılan hiçbir şey yokmuş.

20 Temmuz 2010 Salı

Doğum, Başlangıcıysa Ölümün




Çok küçüktüm 25 yaşımda öleceğimi ilk söylediğimde. Dalga geçerlerdi, gülerlerdi, ben de gülerdim bazen; içten içe bilirdim ama. İki gün sonra 25 yaşıma gireceğim ve bunun sıkıntısıyla baş başayım. Baş başayım evet. Yalnızım bu fikirde. Kuruntu, saçmalık gelse de bu fikir kafamda yaklaşık 20 senedir var ve buna hazırladım ben kendimi.

En son; "Sanırım saçmalıyorum, ölmem herhalde." demeye başladım ama durum onu göstermiyor bugün. Bugün ölümün sıcak bölgesindeyim ve tek istediğim sevdiğim herkesi bir arada görmek. Özlediklerime sarılabilmek. Yanımdakileri içime alabilmek. O yüzden hayatımda ilk kez doğum günüm için plan yapıyorum. Doğum günüm, ölüm yılım? Her neyse. Kim neye inanırsa inansın, ben öleceğime inanıyorum da demiyorum. Sadece sıcak.

Küçücük bir çocuğun durup dururken böyle fikirlerle kendini doldurması saçma olan. Ya da tamamen mantıklı ruhani dünyada.

Varlığımızın sonu kanla gelecek, kanı görecek ve üzüleceğiz hep beraber. Üzülmeyenler yaşadıkları süre boyunca rüyalarında kanda boğulacaklar, ölmeden bir gece önce rüyalarında kanın kaynağının benim boğazım olduğunu görecek ve üzülmeleri gerektiğini anlayacaklar.

Bu bir kurgu değil. Ben yıllarca rüyamda dedemi gördüm elinde siyah bir poşette kemik taşırken. Sonucunu paylaşmama gerek yok, görünen köy kılavuz istemiyor.

Hala 24 yaşımdayken ve hala yazabiliyorken yazmak istedim. Yarın sabaha 24 yaşımın son gününü hastanede geçirmek için uyanacağım. Ertesi günse beni yıllardır sımsıkı saran bu fikirle gerçekten yüz yüze yaşayacağım bir yıla gireceğim. Ya o benden vaz geçecek, ya da ben ondan. Ya ölüp ermiş diye anılacağım ya da yaşayıp üzülmeye, huzursuz olmaya ya da gülmeye devam edeceğim.

İki tarafın da haklı ya da haksız olduğu hiçbir durum yoktur ama, bir taraf mutlaka yanılıyordur bir yerde.

İyi ki doğdum diyebilirim, sen de diyebilirsin, "iyi ki"yi iki defa kullanarak ama. İyi ki doğdun Simay, iyi ki.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Hayatlar Kirlenirse Hikayeler de Kirlenir

Beyazıt otobüsünde yaklaşık 6 ay kadar önce karşımda oturan bu fotoğraftaki amca. Yaşlılara üzülmem ben, hoşuma da gider onları izlemek aksine. Kendimi onların yaşında düşünürüm hep, her seferinde çoğundan daha iyi durumda olurum diye düşünürüm, en azından komik bi tipim olur, karakterim değişmezse tabii. :) Bu adamda karşıma oturduğu anda beni ağlatan şey elindeki galeta poşeti oldu. Cep telefonuyla çektiğim için pek net değil; ama orada işte.

Adamda bir şey vardı, iyi giyimliydi, vücudunda görünen bir sıkıntı yoktu, sert bakışlıydı ve sürekli dışarıyı izliyordu. Benim için gizem doluydu ve trafik yüzünden her zaman sızlanarak gittiğim 50 dakikalık yolculuk bana bi macera gibi gelmişti o gün. Adam ya da ben inene kadar elindeki galeta poşeti ve duruşuyla ilgili ne kadar teori üretebilecektim acaba? Çözmeliydim.

Çok fazla ürettim tabii ki. Çapa'ya hasta ziyaretine gidiyordu; hayır inmedi. Midesinde problem vardı, içi kazındıkça birkaç tane ağzına atıveriyordu, ama paketi hiç açmamıştı. Doktorun verdiği diyeti uygulaması için karısı zorla eline tutuşturmuştu belki. Belki de karısı yoktu, zalim gelini ve oğluyla yaşıyordu, gelini ona az yemek verdiği için kendine bunlardan alıp karnını doyurmaya çalışıyordu. Ya da gelini onu o kadar önemsiyordu ki diyetine uysun diye o tutuşturmuştu eline, çünkü karısı yoktu. Evet artık inanmıştım karısının öldüğüne. Karısı öldüğünden, oğlu ve geliniyle birlikte yaşamaya başladığından beri böyle sert bi ifade oturmuştu suratına. Yalnız kaldığında pencereden bakıp güzel günleriyle bugünlerini kıyaslıyordu sürekli. Ama galetayı neden almıştı? Neden başka bir şey değil de galeta. Ananemi düşündüm, bu adamla evli olsaydı belki de anlaşırlardı dedim. Çünkü ananem de yatağının başında hep bir paket galeta bulundurur. Ne bu bee? diye sorduğumuzda da "Aman gece içim kazınıyo, karışmayın bana." der. Ama dışarda taşımak, hem de poşette bile değil. Böyle paketiyle. Neden?

Yol boyunca hiç açmadı paketi. Madem yanında taşıyorsun 50 dakika içinde hiç mi açmazsın? Açmalısın! Açmadı. Okulun oraya geldiğimde ayağa kalkıp düğmeye bastım, adamı şöyle iyice bi süzdüm, bakalım başka ayrıntı var mı diye. Çok üzülmüştüm ve ağlamıştım ilk oturduğunda, fotoğrafını da gözyaşlarımı siler gibi yaparak çekmiştim zaten. Gerçi adam dönüp bakmadı bile ya, neyse.

Fakültenin kapısından girerken hikayeyi iyice oturttum kafamda, çünkü oturtmasam huzurla güne devam edemeyecektim. Karısı öleli birkaç ay olan Amca lakaplı adam, oğlu ve gaddar geliniyle yaşamaya başlar. Kocası işten gelene kadar bütün gün Amca'ya yemek vermeyen gelin neyse ki düzgün bir erkek çocuğu doğurmuştur. Torun lakaplı çocuk dedesini çok sevmekte ve bu duruma çok üzülmektedir. Annesini babasına ne zaman şikayet edecek olsa annesinden dayak yiyen Torun, bu işe bir çare bulmak için düşünür. Harçlıklarını biriktirip gün içinde aç kalan dedesi Amca'ya her hafta bir paket galeta alır. Bu sistemi kısa bir süre devam ettirdikten sonra amca bir gün odasında Gelin lakaplı gelinine yakalanır. Gelin kızar, paketi Amca'nın elinden alır ve çöpe atar. Bu işi yapanın oğlu Torun olduğunu öğrenince onu da bi temiz döver. Amca ağlayarak eşyalarını toplamaya başlar. Bunu gören Gelin, "git nereye gideceksen, ayak bağı oluyorsun bana zaten." diyerek Amca'yı kovar. Amca o kadar üzülür ki eşyalarını bile almadan ağlayarak evden kaçar. Arkasından elinde bir paket açılmamış galetayla Torun koşar. Dedesine son kez sarılıp verir paketi. "Beni unutma Torun, seni seviyorum." der Amca Torun'a. Arkasında ağlayan Torun'u bırakan Amca, yıllardır Beyazıt'ta küçük bir dükkan işleten dost lakaplı adama gitmeye karar verir. O onu asla yarı yolda bırakmaz çünkü. Elinde açılmamış galeta paketi, yüzünde üzgün sert gururlu ifadeyle pencereden bakıp bunları düşünür...

Bu hikayeye göre mutlu son olasılığı yüzde elli. Mutlu olma olasılığımız zaten hep yüzde elli. Amca sonunda hepimizden biri olmuştu işte. Yollarımıza devam ettik. Umarım Dost iflas edip dükkanını kapamak zorunda kalmamıştır.

23 Haziran 2010 Çarşamba

Senin Olma Şartlarım


Kıyamet teorileri düşünüyorum İstanbul için. Çok sıkıldım burdan yaa! Buraya ait olma zorunluluğu hissediyorum, bana ait bir sürü şey sunmuş olsa da karşılığında kendimi İstanbul'a veremiyorum ama. Anlaşalım. Ben kıyameti getirmeyip ruhumu buraya teslim edeyim, sen de içinde seçtiğim birkaç şey hariç her şeyi birden yok et. İnan ikimiz de mutlu olucaz.

Buraya ait ne var kalmasını istediğim?

Bi kere eşşek kadar Galata Kulesi ve Köprüsü var, onlar kalsın. Koca gırtlağından dalgalar da eksik olmasın, boğaz da bizim. Boğaz köprüsü kalsın, ama bazen görmek istemiyorum, görünmezlik kumandası olsun o yüzden. Gülo'nun bizi götürdüğü o orman içindeki park kalsın, adını unuttum, Kanlıca'da, heh işte o. Hisarlar kalsın, Dolmabahçe Sarayı kalsın, Kabataş'ta tek bir vapur kalsın, Kız Kulesi kalsın, balıkçılar kalsın, hatta Karaköy'deki balık pazarı da kalsın, buraya ait dostlarım kalsın, sevgilim kalsın, Çiçek pasajı ve çalgıcıları kalsın, Haydarpaşa İstasyonu da, ortada tek bi tane Tekel bayii kalsın, İstanbul Üniversitesi'nin ana kampüs kapısı kalsın ama girince Edebiyat binası olsun bi tek.

Düşündüm taşındım başka kalması gereken bi şey bulamadım. Geri kalanı yıkıyoruz İstanbul'cum, ve boşluk bırakmadan bu dediklerimi dizip küçük ve huzurlu şehrimizi kuruyoruz. Şehir sınırlarına kadar olan kısımları da mavi ve yeşile boyuyoruz, biraz da mor, kırmızı ve sarı katıyoruz; ama biraz. İşte bu kadar.

Ses yok, insan yok, balıktan ve meyvelerden başka yiyecek yok, rakıdan, şaraptan başka içecek yok. Sevgilime bi paket tükenmez sigara da alayım ordan.

Hah tamam, şimdi senin olabilirim.

22 Haziran 2010 Salı

Yeti'min Ayakları Taştan


Pedikür yaptırdığım gün, işte o gün diyeceğim ki, "evet, her şey gerçekten de değişebiliyormuş!"

Kocaman düz beyaz ayakların... Söz, görür görmez sıkıcam. Ne, sıkıcam mı? Evet sıkıcam, parmakla değil hem, avuçla. :) Sonra da beklicem ki kış gelsin de gerçekten tutabildiğim zamanlar olsun, ısıtayım. Isıtmayı beklicem. Ayaklarını.

Benim ayaklarım çok komik ve onlarla en uzun zamanımı az önce geçirdim. Gör bak, çok komik. Mac Donald's patates kutularına benziyor şimdi de. :)

21 Haziran 2010 Pazartesi

Bacaklarım Var ve Tatile Çıkmak İstiyorlar


Hayır, ağrım sızım yok, sıkıntım yok. Tek şikayetim kaşıntılarım; her yerimdeler. Geçmesinin tek çaresini de ben uyduruyorum. İstiyorum ki akıntıda ucuz, hafif ayaklarımı taşlara basayım. Torba'nın taşlarına. Ya da kemirilmiş çıkayım Didim sularından. Yanayım, yanayım ama uyuyayım.

Bana ait olmayan her şeyi istiyorum, bana ait olanları da vermeye hazırım. Çünkü sıkılabiliyoruz. Neden dönüşümlü kullanmayalım eşyalarımızı? Hadi! Yeni eldivenlerim(küçük elli kadınlardan), ya da yeni yüzüklerim olsun isterim (aynı kadınlardan).

Tatil bana hepsini verir. Bir çanta içinde hepsini taşıyabilirim. Taşıyamadıklarımı omzuma alırım. Sevgilimi bacaklarımın altına koyarım, çadırımı da kolumun altına. Çişi olan Simay'ın yaptığı gibi bacaklarımı kıstıra kıstıra yürümeye razıyım, ve ellerim dopdoluyken dilenmeye. Gözlerime bant yapıştırsam da karanlıkta ayırt etmeye razıyım İstanbul-dışı havayı, manzarayı.

Fazla umursamaz bir pipiriğim ben. Pipiriğim de çok çirkin bi harf yığını oldu, olsun. Ayaklarımda et bırakmasa da balıklar, yüzmeyi öğrenmeye hazırım. Çünkü hala bacaklarım var, ve ellerim, kocaman üçgen bakışları yaratacak.

Evet tatile gitmek istiyorum. Açım, kaşınıyorum.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Öpücükler Kondurdum Dondurma Yanaklarına


Öpmek eyleminin garipliği kafamda şimdi. Dudaklarını birinin dersine değdiriyorsun ve bundan zevk alıyorsun. Zevk almasan da hoşlanıp sırıtıyorsun işte; sonuçta iyi bi ruh haline bürünüyorsun saniyelik. Öpülen de farkındaysa ve öpen dudakların sahibine değer veriyorsa bu hoşuna gidiyor.

Uyuyorsa sırıtabiliyor yarı-bilinçsizce. Uyumuyorsa karşılığında o da diğerinin herhangi bir yerindeki deriyi öpebiliyor, ve zevk katlanarak çoğalmış oluyor. Öpmek, öpüşmek neden böyle önemli bir hal alıyor? Neden bazen sorulan zor sorulara cevap vermemek için kaçışı öpücükte buluyoruz? Konuşan dudakları susturmak için neden öpücüğü kullanıyoruz? Madem böylesine güzel bi duygu durumu getiriyor, neden daha az iyi amaçlarla kullanıyoruz bunu? İnsanız diye değil mi?

İnsan olmaktan bazen sıkılıyorum. Yaptığımız her şeye sebep gösterebiliyoruz insanlığımızı, varlığımızı. Annelik bile insanlıktan geliyor, dahası yok. Ölüm için yaşadığımız hayatımızda en azından karşılık beklemeden veya amaçsız yaklaşalım derilere birleşen dudaklarımızla; dokunduğumuz anda da o ince sesi çıkararak ayıralım dudaklarımızı. Öpmek olsun, güzel, zevkli olsun.

12 Haziran 2010 Cumartesi

TAKİP'teydim


Belki Gılgamış'tan Nuh'tan, belki Beowulf'tan, ya da -yakınlaşalım biraz- Sidarta'dan, Dorian Gray'den gördük, öğrendik insanın kendine yaptığı yolculukları. Her yerde, her zaman, herkes bize yapmamız gerekenin aslında bu olduğunu bir şekilde vurguladı sanat yolunu seçerek. Kimimiz uyandık, kimimiz dinlemedik bu sözleri, bu imgeleri görmedik.

Bu yolculukta çok duraklayanımız da var, almış başını gidenimiz de; ancak "kendi" öyle bir şeydir ki Godot'ya benzer, bir türlü gelmez, çözülmez sırrı. Ve aynı zamanda "kendi" öyle bir şeydir ki, asla ararken yorulmazsınız, asla tam bir 2x2 4 eder gibi bir cevabı alamayacağınızı bilseniz de öyle renklidir, öyle çekicidir ki asla sormaktan vazgeçemezsiniz.

Bugün Tiyatro Artı sayesinde çok güzel bir deneyim yaşadım. Kendime yaptığım uzun yolculuğun bir kısmına eşlik ettiler, ve bu yolculuğu çok güzel özetlediler, sadece benim için hem de. Sorduğum soruların hiçbirinin cevabını yine alamadım, ama sorduğum soruları yolda karşılaştığım insanlardan duymak bile tatmin ediciydi. İçimin hikayelerinin başka isimler altında başka ağızlardan anlatılması, aldığım, aslında hep benim olan hediyeler, yol boyunca siyah bir yalnızlık.

Bir oyundan çıktığımda ya oyuncuları, ya kurguyu, ya seyircilerin tutumunu eleştiririm. Bu öyle bir oyun ki, bittiğinde kendinizi eleştiriyorsunuz. Sırtını size dönmüş bir "siz"le yola devam ediyorsunuz, yalnız. Oyunun sürdüğü 55 dakika boyunca da yalnızsınız aslında, şimdi de yalnızsınız, bunu okuyorsanız zaten yalnızsınız. Otursanız da, uyusanız da, bir partide çılgınlar gibi eğlenseniz de, 30 kişi bir otobüsün arka tarafında sıkış sıkış ayakta dursanız da yalnızsınız. "Takım ruhu" gerektiren işler yapıyorsanız da yalnızsınız, tek başınıza tesbih çekiyorsanız da.

Hepimiz yalnızız, tanrı yok, sevgililer yok, arkadaşlar yok, anne-baba yok, kardeş yok. Kendi tanrımızız, kendi ailemiz ve kendi çevremiziz. Ne durumda olursak olalım yürüyoruz. Yürümeliyiz yani. Arkamıza bakmadan demiyorum, ne olursa olsun yürümeliyiz, isteyen geri geri gitsin, önü geçmişi olsun; ama gitsin, hareket etsin. O yolculuğa çıksın herkes; ya da daha doğrusu o yolculukta olduğunu anlasın herkes.

Kendi içime yaptığım yolculuğun bir kısmında beni gerçekten yürüten ve böylece yolculukta hissettiren, daha önce yürüdüğüm birçok yolu bana yine öğreten Siyah başta olmak üzere Tiyatro Artı'nın tüm ekibine teşekkür ediyorum.

Gelecekten umutsuz olmaya başladığım zamanlarda dünyaya yaratmak için gelen böyle insanları gördükçe nasıl seviniyorum bilemezsiniz.

Bozuk Saate Doğru Olduğu Zamanlarda Bakacak Kadar Şanslı Bi İnsanım


Öf valla yaşlanmışım be. Bir zamanların köhne Arka Sokak'ı şimdi çılgın bi sokak diskosuna dönüştü. İnsanlar masalarında oturamaz oldular. Müzik günden güne daha da gürültülü. Oysa sabahları seviyorum çalan müzikleri burada. Norah Jones'a kadar yavaşlatıyorlar. Ama şimdi çıldırmış durumdalar. Çok gereksiz geliyo artık dışardaki hayat. Gençler genç değil, herkes kör, herkes sağır herkes dilsiz. İçiyorlar ve hareket ediyorlar. Günah anacım, ziyanlık. Neyse...

Bu evdeki bi anım geldi aklıma. İlk kaldığım gecenin sabahında(yani biraz akşama doğruydu aslında) Mr. Big'in Shine şarkısıyla uyanmıştım birden. O kadar neşe doldum ki. Sonra Simge'nin uyanmasını beklerken nete girdiğimde Buket Hoca'nın Last Fm'den sanırım Mr. Big dinlememe yazdığı yorumu görmüştüm. Heyecanlanmıştım, şaşırmıştım hemen. Çünkü benim için tesadüf yoktur, kader yoktur, heyecan vardır. Neyse, çok garip ve nar kokulu bi sabahtı.

Bu sabah evimizi parçaladım, aklıma geldikçe ölüyorum üzüntüden. Sinirlerime hakim olamıyorum artık. Yapmış buluverdim kendimi. Ve yine sembolik anlamlar yükledim o evi parçalamama. Dağın yamacında neredeyse havaya asılı duracak o ahşap ev hayalimi de parçaladım diye düşündüm. Evet o andan beri artık hayalini kuramadığımı fark ettim. Bundan böyle kuramam da, yıktığım gelir sürekli aklıma. Bakalım daha neleri yıkıcam, yakıcam bu hallerimle.

Düzelme umuduma tutunuyorum. Anlaşılma, dinlenme umuduma. Çünkü daha önce oluyordu, şimdi niye olmasın. Kötüleşmedim ki ben o kadar. Sevilmemeyi hak etmek düşüncesi... Eyvah!

Ne biçim oyuncağıyız egomuzun. Ne biçim üzüyor bizi sevilmeme düşüncesi, istenmeme düşüncesi. Ve de bile bile. Aslında söylenecek tek şey var: Beğenmeyen yemesin.

Dudaklarımı kullanasım var, öpüyorum seni sevgilimin hayali arkadaşı Hüseyin. Çok gürültü var, nasıl etsek de uyusak huzurla?

9 Haziran 2010 Çarşamba

Regl Dönemindeki Kadına Dinletilen Blues Müziğin Afrodizyak Etkisi



Blogumun ismine layık yaşıyorum bi süredir, direniyorum. Akıyorum, eriyorum; yine de dondurmaya çalışıyorum eriyen parçaları toparlayıp. Aynı şekli alamıyorum hiçbirinde ama olsun, en azından uğraşıyorum. Ağlamamak için mücadelem, ağlamam da ağlamamak için.

Gülelim istiyorum hep. Sulara, bulutlara tutacak kadar yakın olalım; üşüyeceksek de bi amacı olsun. Sonra içinde olduğumuz şu yarıştan kurtulalım; bakalım kim daha mutlu oluyor fesatlığından sıyrılalım.

Sinirlerim çok bozuk, farkındayım. Karın kaslarım öğretiyor her an bana bunu, yeniden ve yeniden. İlaç mı, konuşmak mı çözümü? Önemsiyorum artık. Çünkü tek varlığım aklım, kaybedersem çok utanırım kendimden. Elimde onu da tutamazsam bana yazık olur. Delirdim demiyorum, ben kalıtsal deliyim zaten. Ellerime tırnaklarımı geçirmiş bulmak istemiyorum kendimi. Kafamda kurmak istemiyorum her şeyi. Birini bir şeyle suçluyorsam, evet bu benim kuruntumdandır, çünkü insanlar benimle konuşmuyorlar. Ama biri de karşıma geçip "beni bununla suçlayamazsın, çünkü..." diyemiyor. Sonra zaten iplerini yavaş yavaş salıverdiğim aklım, kurduğunun doğru olduğunu sanıyor. Aman işte tamam deliyim, uğraşmasın kimse.

Bugün kendim için çok güzel bi şey yaptım. Ama Gülay'a ve Barış'a yüz yüze anlatmadan yazamam hiçbir yere. Gerçi heves kalmadı ama neyse, ben toparlarım yine. Bi insanı gülümsettiğime eminim, ve bunu görmeden yaptım, yani gülümsediğini görmedim ama gülümsediğinden eminim; çok güzel ya. Alaylı bi gülümseme de olabilir bu, gerçekten amacıma ulaştıracak şekilde bir gülümseme de olabilir, ama sonuçta gülümseme gülümsemedir işte.

Related Posts with Thumbnails