Pages

16 Ocak 2011 Pazar

Beni uyandırma artık! Geçti diyorum, bari nefret ettirme! Nefret gibi ağır duygularla geçmesin ki zamanlarım, gerek yok. Pazar sabahım var sadece keyifle gerine gerine uyanıp yatakta rüyalarımı kafamda dizeceğim uzun uzadıya. Onu da sinirle stresle nefretle başlatma bir daha, başlatama! İki aydır ilk kez şükrettim "iyi ki o sarhoş hayatta değilim hala, iyi ki..." Başka başka şeyler de söyledim tabii şükür adına. Akıllılık ediyorum diye kendimle gurur da duydum. Sonra yine yatağa girip sarıldım kalorifere; ama olmuyor, o sinirle olmuyor işte.

Şimdi yeni bi hayat istemiyorum, kendi hayatımı istiyorum sadece. Artık kimseye hayat teslim etmediğim bilinsin lütfen. Ve ben de sırıtarak uyanayım cam kenarlarında; "bugün hava kapalı, gitmesene" diyerek diyerek.

Bugün hava cidden kapalı bak

Söyleyemedim Diye Mi? Bence Söyledim Oldukça

Hayır anlamıyorum, bir insanın görmek isteyeceği ve görebileceği en gurur okşayıcı cümleleri görüyorsun neden duruyorsun? İnsanlar böyle şeyler duymak görmek için bi taraflarını yırtıyor sen okşanan gururun ve yükselen egonla görünmez oluyorsun aniden. İki gündür isyanlardayım arkadaşım! Yanıyorum, börül börül alevler çıkıyor dirseklerimden boynumdan. Sinirim de arttı, alınganlığım da, heyecanım da! Patlama noktası? Evet belki oradayım ama patlamıyorum; biraz daha okumam lazım patlamak için; biraz daha rüya görmem ve çok daha yazmam lazım. Hepsini yaparken hepsini daha iyi de yapmam lazım sürekli. Şu anda imkanı yok ama, kaynıyorum bildiğin.


İçimdeki his! Sana soruyorum, dinle! Sen nesin böyle! Gidici misin, kalıcı mı? Ciddi misin, alaycı mı? Renkli misin, siyah/beyaz mı? Kafan yerinde mi ya senin hey? Evet soru sordum bu sefer; merak etme sana değil canım, hissime.

Bıktım mı monologlardan peki? Henüz değil. Ne de olsa bana ben lazımmışım öncelikle ve belki de sadece.

Neyse oldu o zaman.

11 Ocak 2011 Salı

Sabah Sabah


Sabahlar bu şarkıyla uyandığımız sabahlar gibi güzel değil artık. Yarım metrekarelik masalara muhteşem kahvaltı sofraları kurulmuyor. Uykumu da tam alamıyorum zaten; uyanınca "kendime şöyle güzel bi krep yapayım, hadi yine iyiyim" de demiyorum doğal olarak. Keyif insanıydım ben ya; hepsi geçiyor, keyifler akşamlara saklanıyor. Sabahlar hep yarı uyur yarı uyanık işte.

Bu sabah metrobüsteydim ve bu şarkıyı açtım; kendimi neşelendirmeye çalıştım ama olmadı. Eski neşesi kalmamış Paolo'nun da. Daha bir hüzünlü mü söylüyor ne, araya nağmeler falan sokuyor, bi' fena ediyor insanı. Yok o huzurlu-huzursuz sabahların tadı huzur umrumda değilken.

Her sabah 8:20'de çığlık çığlığa bağırmak istiyorum şimdi; "Bi' şey yemiyorsanız da şu dişlerinizi bi fırçalayın ya!" 9:05 gibi gülme krizi geliyor. Cevahir'in arkasında Psikolojik Hijyen Merkezi var, onun tabelasını ne zaman görsem gülmeye başlıyorum. Bu yüzden oradaki otopark görevlileri de ben öyle yaşıyorum sanıyorlar büyük ihtimalle. Ama böyle merkez de olmaz yani, yavaş temizle bakalım, sen kimsin?

Böyle işte, sabahlar şimdi bu kadarcık, coşkusuz, doyumsuz ve eğlencesiz. İyili-kötülü sinir bozukluklarıyla geçiyor işte. Beni kendime getirense işler yoğunlaşmadan önceki anlarımda harıl harıl yazmam her sabah. Bir de yazmaya ara vermiştim, hangi akla hizmettir? Tam bir gerizekalıyım! Eğer yazmasaydım bu kadar iyi hissetmezdim, suçlu, ezik büzük bi' şey olup çıkardım. Bükülerek böceğe dönüşüp yapış yapış ölürdüm. Şimdi maşallahım var. Şikayetçi değilim. Bir de şarkılar sönmeseydi, çok daha güzel olurdum. Olsun. :)

Selobant Aşklar



Bayılıyorum size!

9 Ocak 2011 Pazar

Her Gün Biraz Daha Yaşlanmıyor Muyuz Acaba?


Üç buçuk kilo almışım a dostlar! Düzenli hayatı bu yüzden seviyorum, oley! Tamam, Alexander Supertramp gibi kuruyup ölene kadar dolaşmak, görmek ve gerçekten yaşadığımı bilmek müthiş olurdu. Ancak madem şu an buradayım, madem bir süre daha bu şekilde devam etmek zorundayım ve madem düzen girdi hayatıma; o zaman biraz fiziksel olarak kendime gelmemde de bir sakınca yok.

Artık gündüz yaşıyorum, yaşarken de yemek yiyorum. Tüm yorgunluğuma rağmen üşenmeden ziyafet çekiyorum kendi kendime, oh yarasın! Gündüz yaşayınca ve çoğunlukla yorulmakla meşgul olunca düşünmek değer kazanıyor. Artık saçma sapan şeyleri daha az düşünüyorum. Özlemeyi, iç geçirmeyi neredeyse bıraktım. Önüme bakmak zorundayım çünkü. Bir sürü hayal, bir sürü plan, bir sürü liste var gerçekleştirecek. E şimdi ben bu kısıtlı zamanı arkama harcarsam hiç göremediğim, her gün gördüğüm önüme ne olacak? O da arkamın kokuşmuş bir yansıması, bir devamı olmayacak mı?

Zamanım çok kısıtlı hemen harekete geçmeliyim bu yüzden. Bugün biraz kötü başladı aslında, hava da kötü. İnsanın içini karartacak bir sürü sebep de var; ama yok yok yeni yılda şikayet yok; söz verdim. ;)

Annem burada ve bugün dönmeye kararlı, şimdi gidip uyanmadıysa onu uyandıracağım, mööthiş bir kahvaltıyla güne yeniden başlayacağız, sonrası da kısmet bakalım. :P

5 Ocak 2011 Çarşamba

Olanlar Oldu!

Bugün Cevahir'de Orhan Gencebay'a (tabii ki fotoğraftaki gibi karton olanına) "Pardon Biletix nerdee?" diye sordum. Bunu gerçekten yaptım! Kafamın şu ara ne kadar karmaşık ve bulanık olduğunu ya da aslında ne kadar salak biri olduğumu hatırlamak istediğimde buraya bakmak ve kendimle dalga geçmek için paylaşıyorum bunu. Belki sizin de bilmeniz gerekiyordur hem. Acımazsız gerçekler, n'apalım? ahhhahahaha

3 Ocak 2011 Pazartesi

"Nedir Allah'ım Bu Esrar Perdesi?"



Sana bunları ayakta yazıyorum ey blog! Çünkü oturamıyorum! Bu ne biçim enerji, dön dön bitmiyor. 2011 bana bitmek tükenmek bilmeyen bi gülme krizi getirmiş belli ki. 2011'e neden bağlıyorum bilmiyorum ama başka hiçbir sebep yok bu kadar gülmem için. Ona atıp kurtulayım dedim ben de.

Aman böyle devam etsin.En son bir buçuk ay önce ağlamışım, şimdi hesaplayınca çok sevindim.Odamda şöyle bir koşup geliverdim. Ne zamandır olmak istediğim insana dönüşüyorum şu sıralar. Zaten buraya daha sık yazmama sebebim de o. İş çok yoğundu ve çok fazla kitap okudum son iki haftadır. Ayrıca çok fazla rüya gördüm, inan vaktim olmadı. Haha şu yazdığım saçma cümleye de gülüyorum. Biraz daha koşayım!

Tanrılar! Delirdim ben bu yeni yılda! Çift taraflı planlar yapıyorum. Bi yandan yeni ev ve arkadaş arıyorum, bi yandan yurt dışında iş ve okul arıyorum.Çelişkinin farkına varınca da rahatlıyorum. Gidemezsem bozulmamış olurum diyorum.Ve bazen de gidememeyi diliyorum sinsice. İnternetten ev buluyorum, oraya eşyalarımı yerleştiriyorum, günlük planlar yapıyorum yeni evim için... Çok eğlenceli!

En son ev arkadaşı için profil belirledim kafamda. Sanırım yalnız yaşamak istemiyorum; ama yalnızlığımı yaşamak da istiyorum. Birlikte ne kadar eğlendiğimizi ve ona ne kadar iyi baktığımı gördüğünde şaşıracak! Şimdi nasıl birini istediğimi buraya yazmam doğru olmaz. Çünkü sihirli birini istiyorum, büyüsü bozulmasın hehe. :) Ama İstanbul'daysam onunlayım, onu biliyorum. Oley yani!

Neyse yorgunluk ve şu her tarafım kasılana kadar gülmem fazla geldi sanırım. Aptallaşmayı bu şekilde olunca çok seviyorum ama. Çok yakında olmasa da yakında dışarıdan çok ciddi görünen içi saçmalıklarla dolu "şey"imin duyurusunu yapmaya karar verdim bir de. Ama lütfen merakla bu haberi bekleyen tek ben olayım!

24 Aralık 2010 Cuma

Bi' Sorum Var


İnsan tanımaktan bıkmıyorum galiba. Dünyada beni en çok sinir edecek şeyler zaten insanlarken ben hala inatla insan tanımaya çalışıyorum. İnat mı hırs mı bilemem. Keşke başka güzel konularda olsaydı bu hırsım. Ne bileyim mesela kitabımı yazsaydım, zaten tanıdığım insanların üstüne master yapsaydım gibi gibi...

Böyle olunca, hırsım saçma sapan şeylere yönelince kafamda bir sürü soru beliriyor. İki-üç gündür sadece şunları düşünüyorum mesela: Utanıyor musun? Korkuyor musun? Yoksa en fenası üşeniyor musun? Kendi kendime düşündüğüm için cevap alamıyorum tabii. Ancak empati kurabiliyorum. İnsanlar güzel şeylerden neden uzak dururlar? Ya da sonunu görmedikleri yollara neden sapmazlar? (ki gidecek başka yol da yoktur, onlar öylece boşlukta süzülmeyi tercih ederler) İnsanlar neden onları heyecanlandıracağını bildikleri şeyleri görmezden gelmek için kasarlar? İnsanlar ne biçimdirler böyle ya, saf ayağına yatmak ne kadar eğlenceli olabilir ki? İnsanlar görerek ve gördüğünü göstererek saatlerini geçirmektense neden boşverirler? İnsanlar neden üzerler, neden sinir ederler?

Olumlu olan her şeyi anlayabiliyorum. Kasten ya da değil, ama sonuçta olumlu işte, fazla düşünmeye gerek yok. Bu aynen sevgilinize sürekli "Beni neden seviyorsun?" diye sormak gibidir. Ancak olumsuz kararları ve tavırları anlamıyorum. Kasıt var mı yok mu çoğunda çözüyorum ama böyle çözemediğimde deliriyorum. Yani kötü olurken ne mesaj vermek istiyorsun? Utanıyorsun da mı kötüsün? Korkuyorsun da mı kötüsün? Üşeniyorsun da mı kötüsün? Yoksa sadece ve hep kötü müsün?

Çözmek için varımı yoğumu vermem elbette; sonuçta çok insan var şu salak dünyada; ama önemli ki soruyoruz, bir şey biliyoruz ki soruyoruz. Çile bunlar, oysa hayat ne kısa ve ne saçma aaa!

Sonunda Ólafur Arnalds


Benden genç insanların ilgilendiğim alanlardaki başarılarına çoğu zaman katlanamam. "Neden ben değil de o?" diye sorarım. Ólafur Arnalds da onlardan biri aslında. Dinlediğim her şarkıda "Allah kahretsin, muhteşemsin ya!" diye söyleniyorum. Müzisyen olsam yapmayı seveceğim bir tarzda tam da benim yapacağım parçalar yapıyor. Ama yetenek olmayınca, ya da hala kendimde o yeteneği keşfedemeyince malum onu dinlemekten başka çare kalmıyor.

Lastfm sayesinde keşfettim kendisini ve o gün bugündür beni kendimi jiletleyecek kadar mest etmeye devam ediyor. :) Feysbuk'ta online iken yakalayıp o zamanlar yazı yazdığım internet sitesi için röportaj istemiştim. Soğuk ülkenin sıcak kanlı adamı ya, hemen olur demişti. Gerçi sonra Çin turnesine çıktığında "kusura bakma kendime bile zamanım kalmadı, ben de şaşkınım" diye reddetti ama olsun. Candır 
Ólafur, röportaj falan hikaye; tek istediğim canlı canlı onu ve grubunu dinlemek.

Bu adam beni kayıtlarıyla bile boyutların dışına çıkarıyor, canlı halini tahmin edemiyorum. Çok güzel olacak, onlar çalacak ve oradaki herkes herkesin varlığını unutup yalnız onun için çaldıklarını sanacak. Herkes kendini işte bu kadar özel hissedecek.Sonra konser bitecek, herkes nerede olduğunu bir anda anlayacak ve ağızlar açık şekilde bir süre bilinçler yerine gelmeyecek. Yerine geldiğindeyse "Ama yetmedi ki!", "Bundan böyle sen nereye ben oraya Ólafur!" gibi sözler söylenecek.

Boşa bağrınmadım ben "Getirin bu adamı buraya" diye bütün organizatörlere. Oh olsun! Daha çok var aslında ama 10 ve 11 Şubat'ta İKSV Salon'da, Ólafur ve ben, Ólafur ve sen, Ólafur ve o...

18 Aralık 2010 Cumartesi

Ayrışma


Bu bizim Barış'la sevgili olarak yaşadığımız son anın fotoğrafı. Az önce buldum. Bunlar da bizim ayaklarımız değil aslında. İşin ilginç ve güzel yanı da bu belki. Adamın pantolonunun dikişlerine bi hikaye yazdım bile; anlatmaya değmez. :) Ama son anımızda bir kadın ve erkeğin yan yana bir fotoğrafını çekmiş olması çok ilginç geldi. Sanki mesaj vermiş gibi. "Bak o ayaklar bizim bile değil" dermiş gibi. "Biz farklı ayakkabıların insanlarıyız" dermiş gibi. Hehe :) Aslında amaçsız olduğunu biliyorum, sabahın köründe işe gidiyordu ve makineyi eline alıp çekti sadece. Oysa bana demiş ki; "Ayrılalım mı biz Simay?" Mesajı alamamışım, üzgünüm.

Zaman geçiyor ama, ayrılık fotoğrafımıza bakıp sinirlenmemek, üzülmemek güzel, oldukça güzel. Düzgün giden şeyler var, hem de aynı ayakkabılarla.

Kendime not: Bu da Barış'tan son bahsetmem olsun burada. Eh fotoğrafın hatrına. :)

Related Posts with Thumbnails