Pages

30 Kasım 2010 Salı

Nazardan Çatlayan Kendileri


Kadın ya da erkek, anne ya da oğul, sevgili ya da arkadaş, ya da işte insan olan her kimse... Tek kişilik bir yatağa biriyle uzanıp az önce yaptıklarını ya da birazdan yapacaklarını umursamadan; üzerindeki kıyafetleri, akan makyajını, sigara kokan nefesini, darmadağan olan saçlarını düşünmeden, gözlerini kaçırmadan gayet rahat sohbet edebiliyorsan hayatında doğru giden bir şeyler var demek oluyor sanırım. Konu Haydarpaşa Garı'nın yanması, eski sevgilinin nişanlanması, uğradığın haksızlıklar ya da internette gördüğün komik bir video olabilir. O anda ne konuştuğunun farkında değilsen, sadece zamanın gidişine kendini kaptırdıysan ve evet gözlerini kaçırmadan ne olursa olsun anlatıp dinleyebiliyorsan; bir de en önemlisi de bunun olduğunun da farkında değilsen şanslısın. Şanslısın çünkü başka suretlerde aynayı bulmak o kadar da kolay bir şey değil. Başkalarıyla kendi kendine konuşuyormuşçasına içten konuşmak kolay değil.

Sen o suratı dağıtsan da, 10 parçaya bölsen de, o surat kan içinde kalsa da ya da tanınmayacak kadar şişse de bilirsin ki yine en rahat ona bakarsın. O suretten asla iğrenmez asla bıkmazsın. Taa ki kendinden iğreninceye, bıkıncaya kadar. O yüzden şimdi bunları düşününce artık üzülmüyorum benden neden tiksiniyordun bu kadar diye. Çünkü biliyorum ki senin derdin sadece seninle.

28 Kasım 2010 Pazar

Kırama Bacaklarımı


Ben yürümeyi severim kardeşim. Koşmayı, koşturmayı severim. Ben de yorulurum, yatar film izlerim, keyif de çatarım ama esasen ben yürümeyi severim. Ama öyle bankada işlerim olmaz, ya da başka bir yerlere yetişmem. Belki ilerlemem hiç, daire çizer dururum ama yürümeyi severim. Sabah olunca açık havada sandviç yemeyi krallara layık sofralara tercih ederim. Denizin üzerinde ya da karşısında olmayı yatağın içinde olmaya tercih ederim. (Tabii bu deniz manzaralı bir yatak odam olunca değişebilir. )Galata Kulesi'ni severim en çok da. Oturacaksam sırtımı ona yaslayarak oturmayı severim.

İç havasından çok dış havasını severim işte. Hepsi hava değil, yanlış! Bu memleketi sevmem, yanlış anlama sakın, ama bu memleketteyken dolaşmasını severim. Oyun oynamayı, köpeklerden kaçmayı, beynimdeki var oluş sıkıntısıyla birden ağlamaya başlamayı severim.

Kaçmak belki bu. Durduğunda kafanda canlananlardan kaçmak belki. Gelişmeye çalışmak belki de, bir sürü yeni şey öğrenirim hevesi. Bilmiyorum; ama ben çok daralıyorum. Aylardır yatıyorum, film izliyorum, çalışıyorum, müzik dinliyorum ve kitap okuyorum ve evet sadece yatıyorum. Şimdi uyandım, gerindim şöyle bir güzel, ağzımı tavan kadar açarak esnedim ve daha fazla yatmak istemiyorum yürüyemeyene kadar.

Kimseden bir beklentim de yok, ben hep aynı benim, ve değişmeyeceğim bir daha. Yine tıkılıp kalmayacağım sıcak duvarların arasında. Annemin bir lafı vardır, şimdi tek söyleyebileceğim o; "Beğenmeyen yemesin."

27 Kasım 2010 Cumartesi


Kadınlar diyorum, sigaralarını söndürsünler mezar taşımda. Ve adamlar unutulmuş izmaritleri ceketlerinin ceplerine koysunlar. Beceriksiz kadınların söndüremediği sigaralar dikkatsiz adamların ceketlerini yaksın. Cebi delik bir adam uğrasın sonra mezarıma. Başka bir kadının ateşinin acısını benim toprağımdan çıkarsın. Ve toprak atsın beni cebi delik adamın gözlerinin önünde, isyan eder gibi. Adam bir sigara yaksın korkuyla, bir fırt çekeyim ben de hayatımda ilk kez şu meretten. Ve beraber söndürelim bu sefer sigarayı ceketinin cebinde, istekle. Kadınlara gerek kalmasın böylece cepleri delmek için. Gitsinler mezarımın başından, işlerine baksınlar. Ben dumanlı otururum tek başıma. Adamlar mı? Onlara zaten gerek yoktu, hepsi zaten birer ceket değil miydi deldiğimiz?

22 Kasım 2010 Pazartesi

Gel Yazışalım Artık


Televizyonda kayıp çocuklarının fotoğraflarıyla ağlaşan kadınlar gibiydim. Elimde bir karton, üzerinde "Kelimelerim, beynim?" yazıyordu. Şimdi de kavuşma anlarındaki o coşku var içimde. Deli Arşimet gibi "Buldum buldum!" diye koşuşuyorum. Beynimin yeniden çalışmasını çocuğuna kavuşan anneler gibi gözü yaşlı karşılıyorum. Üşüyorum, hastayım, işe de gidemedim ama seviniyorum, çok seviniyorum. Üstünkörü sürdürdüğüm hayata veda ediyorum, prangaları atıyorum ve koşuyorum. Artık yürümeyi daha da seviyorum. Artık yazmayı daha da özlüyorum. Keşke demiyorum ama. İyi ki diyorum, iyi ki uzak tutulmuşum, iyi ki girmişim o hapse, iyi ki özlemişim kendimi, iyi ki hücremde kağıt kalem yokmuş. Şimdi evimde, sokaklarda elimde kağıt (ki hala önemli değil etiketmiş, gazeteymiş, blok notmuş) en azından yazacaklarımı yazıyorum. Elimden alınan sarı tükenmez kalem aslında altınmış, bunu görüyorum. Kafamdan şırıngayla çekilen düşünceler aslında beni dahi bile yapabilirmiş, bunu görüyorum. İnanmayabilirsin, basit ya da klasik gelebilir ama doğrudur ki her şey çok güzel olacak. Ben bir katilim, ama katlettiğim şeye bakılırsa ben haklı bir katilim. Cezamı çektim, çıkıyorum şimdi. Tomar tomar kağıtları dizdim önüme seni, beni bekliyorum.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Harfler Mi Kalır Ölülerden?


İntihar eden bir kız son sözlerini buldum. Biraz uzun ama son söz sadece “elveda” olmamalı bence zaten. Ve o artık yok, ne ilginç.

09.01.2010 20:13 Fabrika Teras
Farklı kağıtlar, aynı hisler, hissizlikler. Yine de anı anıdır. Her şey hiçbir şey ve hiçlik her şeydir şimdi.

İçimden o taşanları aktarmak, belki elveda, belki merhaba diyebilmek için koştum durdum. Kalemim eski sarı tükenmez kalemlerden, kağıdımsa sigara kartonu. İstediğim an istediğimi yapabilmenin mükemmelliği ve nefesimi kesen heyecanı. Umrumda değil artık, hiç kimse, hiçbir şey, hiçbir yer, hiçbir zaman. Kendime bir “hiç mekan” yaratamadığım buralardan gidişime içiyorum. Şu kadarcık kalmışım gözlerde (baş ve işaret parmak arasında bir santimlik yer gösterilir bu sırada). O şu kadarcıklığımı büyük bir telaşla ve hızla kaybetmek istiyorum. Ben babamdan tokat yemedim, kimseye bana zarar vermesini sağlayacak kadar zarar vermedim. İçimden gözlerimi kapayıp yok oluşumu izlemek geliyor. Uzun sürecek hissi var ama. O yüzden gözlerimi de zorla kapatmalıyım sanırım. Gerekirse çengelli iğneyle yanaklarıma kadar çekerek, olabildiğince zarar vererek. Bir hikaye yazmak istiyorum, hayal kadar akışkan, gerçek kadar can sıkıcı, yoğun, katı. Kurgu! Ne güzeldi kurgu bilincimin açık olması. Ne güzeldi hepsini anlamak, yalanı doğruyu ayırt edebilmek, ne güzeldi hangisi gerçek hangisi hayal ürünü, kurgu bilebilmek. Yuh, hislerin yanında duygular, duyular, düşünceler, bilinçler, farkındalıklar da yok olmuş. Ben sadece dişi bir bedenim şimdi. Sadece kemik, et ve kan yığını. Başka bir şeyim kalmadı. Neymiş? Şu kadarcıkmışım. Sen ne kadarsın acaba? Gözümde, gözlerinde, gözlerde ya da kendince? Ne kadarsın? Üstümde güç gösterisi yapacak, ağzıma “Öl!” diyerek ilaç sokacak, tüm duygularıma duygusuzluk, hatta hayvanlıkla cevap verecek kadarsın. Umarsız, düşüncesiz, alkolik, pislik... Ne yazıcam ya... umrumda değil artık. Sevebileceğim hiçbir şeyin kalmadı. Gözlerindeki alevleri gördükten sonra... Neyden sonra? Hiçlik, hiçbir şey. Nisan ayıydı, aptaldım, sarhoştuk, dışarıda, ilk midye yemem, nar kokusu, Olga yatıyordu, bilmediğim bir ev, semtler, yine İstanbul. Sonra Bodrum... ve yine İstanbul. Yoktuk. Heceler vardı, hala var... Okuduklarım... Tartışmalar... Gelmeler ve elbette ki gitmeler... Otobüste... Şehir yokken... evet yoktu, İstanbul değildi, Bodrum da... Didim de... Güvercinlik de, Side de... Yok İzmir hiç değildi. Belki Bursa’ydı, belki Balıkesir, Ayvalık olamaz, çadırda değil. Kokşuşmuş tuvaletlerde işemiyorduk... Çamlar, kozalaklar... İmkanı olmadan makarna olmaz... Hemen şuracıkta balkondan sarkan bacaklar... Aşağıda uğur böcekli pasta teklifleri olmadı, kokteyller yapılmadı ve sihirli anlar yaşanmadı. Bir akşam Karaköy’de can yeleği düdüğü çalmadı, altına işeyen de yok... Efes’i beğeniyor herkes... Kamikazeye binmiyorlar. İmkansızı istemiyor insanlar... Tır şoförü tanımıyorsan tıra binemiyorsun artık; dünya değişti. Kuşadası simsiyah... Dondurması sakızsız Ayvalık dondurmacılarının. Ayvalık tostuysa sadece Galatasaray’da satılıyor. Hikayeler yazıyor S. hala, çünkü kafası çalışıyor, hala hayal kurabiliyor. Dünya hayalle dönüyor. Herkes istediğini yaşıyor ve yaşatıyor. Oscar Wilde’ın dediği gibi yıllar önce, sevdiğini öldürüyor herkes. Nasıl olduğunun evet, hiçbir önemi yok. Sevdiğini öldürüyor insanlar. Ölümüm şu an söz konusu ve sevilmek güzel geliyor, severek öldürülmek... Hikayenin sonu elleri kana bulanmış bir barış ilan edilmesiyle geliyor. Önemi yok, sevgiyle olursa kanlar görünmüyor, kanlar hiç görünmemişti yaralanırken bile. Beklemiyoruz artık zaten görünmesini. Sevdiğini yaşatandan çok öldüren var artık; hem de Reading’de yatmıyor hiçbiri. İstekler farklı, cezalar farklı ve yanlı artık. Kimsenin ayak bileğinde ağırlık yok, ya da kimse kürek çekmiyor artık istemediği yere, zorla. Dünya tam da hayallerimizdeki gibi şimdi. Kurduğu dünyadan memnun olmayanlar ya gitmeyi seçiyor benim gibi, ya da gönderiliyor memnuniyetsizlikleri anlaşılıp. Yazmak ne güzel. Her şey bitip tüm bedenim çürüdüğünde bu şarap kokulu nefesimi verdiğim kağıtlar kalacak. Evet, bak şu an nefes alıyorum, nefesimi verdiğimde buraya hapsoluyor bir şekilde. Benden kalıyor, size, isteyen, istemesini ve isteyeceğini bilen size. Bu yazılarla pişmanlıklar ve hüzünler de gelecek belki ama kalacak, elimde değil. Her ne zamansa bulunacak bunlar, uzun ince kağıtlar, kartonlar, bira etiketleri, orası burası, çeşitli yerler, anlık ve bana ait. Dokununca nefesime dokunulacak, okuyunca beynime, ve ruhuma. Çok sağlıklı bir düşünce değil bu biliyorum, ama çok da umrumda değil. Tek düşüncem annem babam. Asla bilmesinler, görmesinler yazdıklarımı. Sakın ha dokunmasınlar hiçbirine. Tek isteğim bu. Yarattığım ve yaratacağım sıkıntı ve yıkıntının farkındayım. Öyle ki tek korkum da bu. Bana bi şey olmaz, olan olmuş zaten. Olan olacak zaten, olmak üzere zaten.. Gidecek yerim yok, zaman kavramım yok, isteğim yok. Her şey başa sarıyor. Keşke 19 yaşında olsam yine diye düşünüyorum, bu kadar samimi ve duygusal olabilseydim yine, yine hislerim olabilseydi. Anlaşılmayı yine böyle özlemle bekleseydim, çabalayacak gücü bulabilseydim, sömürülmeseydim. Keşke böyle hislerle dolu olabilseydim, hatamdan ders çıkaracak kadar akıllı olabilseydim keşke, ve şu kadarcık kalmasaydım. Bunu kendime yaptırmasaydım. Mutlu olmalı, yalan söylememeli ve içinden geldiği gibi dürüstçe düşüncelerini bağıra bağıra yaşamalı. Vee, hayaller gerçek olur. Benim olmadı, çünkü taviz verdim ve beceremedim. İnanıyorum olabileceğine. İnancım, pek çok şeye olan, yok olduysa da... Her neyse, göremeyeceğim belki de başkalarının mutluluklarını ya da hayal kırıklıklarını. Hiçbir şey zaten bilmiyorum, algılayamıyorum; tamamen sıfırlanacak. Anne, baba, neden varsınız? Ya da neden tutuyorsunuz beni bu kadar? Uçmak istiyorum... Son anım da olsa uçarak değerlendirmek ve sonra yok olmak... Elveda demeye yetmeyecek olsa da gücüm... uçmak...

13 Ekim 2010 Çarşamba

Veda Değil, Sakın Ağlama


Blog konusunda bu kadar tutarlı olabileceğimi düşünmezdim. Malum ortaokulda günlük sayfalarımın ablam tarafından çalındığını bile anlamamış biri olarak fazla umarsızdım. Çok şey değişti, değişimin hemen hepsini saçma sözlerimle yazdım durdum buraya. Memnunum ama okuduğumda ağladığım bir sürü yazı var.

Ağlamak demişken... Yazı yazmaya, en azından blog yazmaya uzun bir ara vermeye karar verdim. Herhangi bir şeye tepki göstermek değil bundaki amacım. Sadece bir şey denemek istiyorum. Bakalım konuşarak dökemediğim birçok şeyi buraya dökmeden nasıl idare ediyorum, görmek istedim. "Ananın karnından blogla mı doğdun?" diyebilirsin, hayır ama yazmak özeldir. Sevgilin onun sevmediğin taraflarını dinlemeyi sevmez, ama ona bunu yazıp verirsen, sonunda harekete geçmeyecek dahi olsa fark etmeden seni dinlemiş olacaktır. Ya da arkadaşından uzun süre bir şey sakladıysan, ona bir yalanı yaşattıysan, evet karşısına geçip konuşmaya genellikle cesaret edemezsin, bunu yapacak çok az yürekli arkadaşım oldu, o yüzden telefonuna mesaj atarsın, e-mail atarsın, eskiden de mektup yazar, not gönderirdin işte. Senden hoşlanan birine umut vermek için suratını kullanamadığın o ezik anlarında ona bunu yazmayı seçersin.

Hepimiz çok garibiz, ama hepimiz bu yolları seçiyoruz. İletişimin her türlüsüne açık bir insanın şimdi durmayı seçmesi de garip. Sana açıkça söylemeliyim o zaman; yüzüne bakıp konuşmayı seçemeyen, onu da geçtim iki satır karalayıp kendini ifade edemeyen insanlar yüzündendir bu ara. Deneydir, ya da değildir ama empati kurmanın yolu yok onlardan olmadıkça. Ve inan empati şu dünyada en zevk aldığım şeylerdendir benim. Ama yapamıyorum, sınırlarımı zorluyor, ve değişiyorum.

Bundan sonra yolda gördüğü geçen bahardan kalan yaprakla heyecanlanmalarım, yaptığımız muhteşem kahvaltılara "of ne güzel oldu bu!" deyişlerim, dinleyip beğendiğim müzikleri savunmalarım, uyuşturucu kullanmadan ellerimin boyutuyla ilgili 15 dakika süren konuşmalarım, gülme krizlerim, sebepsiz ağlamalarım, yeni doğmuş kedi gibi bir sürü şeye şaşırmalarım ve bir sürü Simay'lığım yok. Yazılarım yok. Dalga geçilebilecek, aşağılanacak, umursanmayacak, gülünecek hiçbir şeyim yok.

Çok duygusalım, kırılganım evet ama bundan sonra o da değilim. Senim, aynayım, inan çözülmeyi falan da beklemiyorum. Dikkat çekmek için de yapmıyorum. Dikkat çekmek istesem konuşmayı seçerdim. Oysa isyanıma burada mola veriyorum. "Neden?" sorusunun sonuna şimdi virgül koyuyorum. Soru yok, paylaşmak yok, heyecan yok, gözyaşı yok. Boş kahkahalarım var, heyecanlı sohbetlerim var-çünkü çok güzel anılarım var, öfkem var, yumruğum var, her türlü duygum var ama hepsi aşırı, hiç duygum yok çünkü duygularım duvarlara çarpıp kafamdan vuruyor beni.

Sarhoş gibiyim, çok az uyudum ve çok garip rüyalar gördüm. Rüyamın sonunda Sylvia Plath'in bir kitabını gördüm sahafta: Don't Be A Semi-God To This World, Be The God:75 krş. (Bu Dünyaya Yarı-Tanrı Değil, Tanrı Olun:75 kuruş) Kitabı elime aldım, çok ucuz olduğunu düşündüm. Şimdi sahaf diyorum ama değildi, rüyanın diğer detaylarını anlatmayacağım için sahaf diyorum, sahaftaki klozete oturdum, kendimin karşısına geçtim ve elimi uzatıp sifona bastım, dönerek içeri doğru yok olduğumu gördüm. Sonra da dönüp rüyama bambaşka bir karakter olarak devam ettim.

Sabah yatarken aklımda apaçiler vardı. Onlara aslında ne kadar saygı duyduğumuzu, içimize aldığımızı düşündüm, onlarla ilgili bir şeyler yazacaktım. Ama bu rüya, ve bu dünya beni yarı tanrılıktan tanrılığa yükseltti, hem de 75 kuruşa.

Şimdi beş para etmez bir tanrıyım aynen diğer bütün tanrılar gibi; ve görüşürüz.

Muah

1 Ekim 2010 Cuma

Koltuk Altı Meyve Tabağı

Kulvar tartışmalarına girmeyeceğim. Ben gerekli olduğunu bile düşünmüyordum. "Aman bu sevgilim, bu en sevdiğim arkadaşım, bu ailem, bu uzaktan akrabam, bu dostum, bu tanıdığım" falan filan. Aslında bu kulvarlara yerleştirme durumu insana avantaj sağlayabiliyormuş. Bir kere arkadaşlar arasındaki kıskançlığı yok edebiliyor. "Onu benden daha çok seviyorsun" diyen bir arkadaşınıza; "Ama o benim yakın arkadaşım. Oysa sen en sevdiğim arkadaşımsın." diyebiliyorsunuz. Hatta işi abartıp cinsiyet, yaş, yaşadığı şehir, ekonomik durum gibi kıstasları ele alıp bir güzel arkadaşınızı kandırabiliyorsunuz bile. Böylece kimse kırılmıyor, herkes kendini özel hissediyor.

Ancak bu kadar kolay ve yararlı bir işlemde bile hata yapabiliyor insanlar. Ben hiç mi yapmadım? Tabii ki yapmışımdır, sonuçta çok uzun zaman olmadı, yeni bir kulvar kullanıcısıyım. Ama yuh denecek bir hata da yapmadım. Hadi sevgilisini arkadaşıyla aynı kulvara koyup birbirlerini yolmalarını bekleyenleri de gördük diyelim. Aralarında seçim yapmak zorunluluğunu hissedenler falan filan. Tamam bu kadar saf olunabilir. İnsan sempati duyuyor yine böylesine. Ama bir insanla bir nesneyi de aynı kulvara koyup yarıştıramazsın be kardeşim! İşte buna YUH derler!

Birini bir şeye tercih edemeyeceğin gibi bir şeyi de birine tercih edemezsin. "Onun gibi dostum olacağına bin tane düşmanım olsun" dersin. Ama arabam olsun karım olmasın diyemezsin. Araba istemek çok farklıdır, çok maddidir. Kadın istemekse duygusaldır. İkisinin de egoyla alakaları %100'dür ama egoyu bir kedi gibi görürsek biri kedinin başını okşar diğeri kuyruğunu, ve kedi bunların ikisinden çok farklı şekilde etkilenir. Yani egomuzu da iki boyutlu görmeyelim artık.

Neyse, ben sevgiliye tercih edilmiş bir arkadaş olarak az zararla yoluma devam edebilirim ama ya o araba beni o yolda ezer geçer ya da ben onu koca bir vinçle bekler yerle bir ederim. Bunu da söylemeliyim.

Daha adil yarışlar lütfen, daha adil yarışlar!

29 Eylül 2010 Çarşamba

Yelele


Atlar kadar güzel canlılar var mı? İnsanlar hiç böyle güçlü, karizmatik, güzel ve şekilliler mi? Diyeceksin şimdi; "Çirkin, sakat, bakımsız atlar da var bıd bıd" diye. O zaman diyeceğim ki çirkin, sakat, bakımsız insanlar da var. Bahsettiğim mükemmellik değil zaten, enlik. En iyisi onlar işte. En güzel atlar! Yaşasın atlar! Çok heyecanlandım. :) Ölü bir atı dünyanın en yakışıklı erkeğine tercih ederim mesela.

Dur ya napıyorum? Edilir mi? Adımız sapığa çıkmasın! Ben korkarım zaten. Ayrıca dünyanın en yakışıklı erkeğine haksızlık olmuyor mu? Gücenmesin. Gücensin aman. Tamam hala bir atım yok, hatta bizim oralarda arabasıyla poposu arasındaki bir çuvalda biriken bokuna koca gün kuyruğunu daldırıp çıkaran atların kuyruğunun sallarken omzuma çarpması dışında da bir temasım, yakınlığım olmamıştır atlarla. Ama binesim vardır, dokunasım... Eminim onların da beni uçurası vardır, çığlık çığlığa kontrolü kaybettikten sonra beni sırtlarından atası da vardır atların. Beni severler, çok severler. Dünyanın en yakışıklı erkeğine onları tercih etmesem de severler. "Yaşasın!" derler Simay gelmiş. "İyi ki gelmiş, şimdiye kadar hiçbir hayvanı sevmemiş de bizi doldurmaya gelmiş." derler. Desinler. Onlara demem "Siz hayvansınız." diye, hissettirmeden severim. Gerçi bilmiyorum, hiç hayvan sevmedim. Ama atlar... Valla anlamazlar bile farkı. Ya da çok anlarlar farkı, kendilerini insan sanıp bocalarlar belki. O zaman da öğretirim "Atsınız" diye. Atlar... Benim bir tane olsun yeter. Ama kocaman olsun, soylu falan umrumda değil. Dimdik dursun. Ve benim olsun, bana ait at. "Ata bak benim." derim, hava atarım da binerim bile.

Aman yok yapamam, kimi kandırıyorum. Ama olsun işte, atım olsun. Dünyanın en yakışıklısı da senin olsun. Neyse büyük konuşmak haddim değil, hele bi o gün gelsin de, düşünürüz. :P

*Kızma koca biygirim, bilin yalnız seni severim*

Tanrılaaar, iyi ki Trakyalıyım hehe :)

23 Eylül 2010 Perşembe

Kafam; Kıyma Makinesi


Bugün adamın birinin köpeğini kürek zannettim, hem de tekerlekli kürek! Üstelik üzerinde belediye üniforması falan görmeyince de ağzımı büküp "Bi insan niye küreğini taşır ki? Öf böyle de hava mı atılırmış? Baksana bi de tekerlekli, nerden bulduysa..." diye söylendim içimden. Küreğin köpek olduğunu anlamadım tüm bu saçmalıkları düşünmeyi bitirmeden. Kendimle dalga geçtim sonraki adımlarımda da. Sonra da kendimi cezalandırmak istedim. Hayvanlardan korkuyorum ya, gidip sinsice yaklaşıp köpeğin kürek olduğunu düşünüp kuyruğuna hafifçe dokunacaktım. Kürek de aslında öyle sevimliymiş ki, minik kahverengi fıldır fıldır. Seven insansan yat yuvarlan, o kadar.

Kendimi cezama hazırlarken karşıdan "Ayy ne şekeer!" diye yırtınarak bir kız geldi, doğal olarak küreğin sahibine sıcak bir bakış atıp köpeğe yumulmaya çalıştı. Tam kulaklarından tutup suratını sıkıyordu ki adam adımlarını hızlandırdı, küreği sapından çekti ve kıza bakarak "çık çık çık" yapıp uzaklaştı. Arkadaşlarına rezil olan kız da toparlamak için doğal olarak "Ay yedik sanki köpeğini bıd bıd bıd" dedi. O kadar hoşuma gitti ki adamın kızı aşağılaması. Beslediği hayvanıyla kızlara hava atan erkeklere gıcık oluyorum. Bu numaraya tav olan ağzı açık kızlara da. Dokunacaktım dedim ya, yok ben onlardan değilim. Ağzım kapalıydı ve adam anlamayacaktı bile. Hatta kürek bile anlamayacaktı. Sonuçta o bir kürek ve kuyruğu olduğunu bile bilmiyor.

Yine de vazgeçtim. Cezamı para cezasına çevirip kendime üç tane kitap parası verdim. Yeniden Peride Celal okumak güzel olacak. Daha ikinci sayfadan kendimi sokaklarda avare avare dolaşan, balık etli, entarili, kızıl uzun örgülü saçlı bir ergen gibi görmeye başladım.

Neyse, kafamı biraz dışarı çıkarıp karbondioksitle doldurmayı seviyorum herhalde böyle. Körlüğüm beni eğlendirmeye yetiyor.

19 Eylül 2010 Pazar

Parmaklıklar Arasında Kısılsın Madem Kafam

Az önce dışarıdan bir hümbürtü geldi, balkona koştum. Koskoca adamlar artık ne maçı içinse hörölö hörölö sarılmış bağrınıyorlar. Sonra çömeldim ve düşündüm. Bu adamların %99 ihtimalle yıllardır işleri, evleri, karıları ve çocukları falan var. Benim işim yok, evim yok, kocam çocuğum yok. Ama bu adamlar...

Related Posts with Thumbnails