Pages

26 Kasım 2009 Perşembe

Uyku Hapı

Gördüğünü göstermek ya da gösterdiğini görmek istemek... Kendin dışındaki her şeyi ayna olarak kabullenmek. Biraz da olsa benzerlik bulmak istemek; ama genelde bulamamak. Üzüldüğüm nokta bu. Benim aynam lunaparktakilerden. :( Ve malesef yansımasını görmek için önüne geçmek zorunda değilim. Her yerde hissediliyor ve uyutmuyor. İnsanlığımdan uzaklaşımın bilmemkaçıncı gününde olacak şey değil. Konuşulacak bir şey var mı, yok mu? Huzurlu muyum?

İyi gece...

22 Kasım 2009 Pazar

Lanet okumaları

Oha tüm gece o merdivende oturup bekleseydim halim ne olurdu bilmiyorum. Zaten soğuktan geberirdim orası başka da bin bir türlü insan var be. İyisi kötüsü mutlaka uğruyor insana. İyiler umutlandırıyor beni, çok ciddiyim, en sinirli ve üzgün anımda birinin gelip. "Pardon bi şey rica edicem, evine ya da arkadaşının yanına gider misin? Bu sokak tehlikeli." demesi. Ve ben orada olduğum süre içinde bana kötü söz söylemeye çalışan insancıklara karşı bir kalkan gibi durmaları... Bu inanılmaz geliyor bazen. Hani fırsatçılık mı diyorum ama değil. Dinliyorum, konuşmalarından belli, görmüş ve gelecek vaad eden insanlar. Saygılı ve kendi halinde gençler. Bu süper, umut var, herkes kötü değilmiş. Beni umursamayan en sevdiklerimin yerine geçebiliyorlar bir anda. Bu kötü bi şey de değil. Tanışmıyorum, konuşmuyorum. Onlar orada ben buradayım ama beni koruduklarını, ya da en azından bunu istediklerini biliyorum. İnsanlık ayakta ve bağırmayı bekliyor deli gibi. Ben de bekliyorum o anı.

Neyse Kutay iyi ki aramış. Oturup bu kadar fazla şeyden bahsettiğimizi hatırlamıyorum. Hiç sıkılmadım ve evet ona da saydığım kötü taraflarına rağmen Kuti benim iyi bi arkadaşım. Daha sık görüşmekten çekinmeyeceğim, başını her türlü ağrıtabileceğim ve başımı ağrıtmasına göz yumacağım bir insan.

İyilik, kötülük, yanlış, doğru, kolay, zor, huzurlu, sıkıntılı her türlü şeyden bahsettik. İki insanın konuşması gerektiği gibi konuştuk. Çelişsek de çeliştiğimizi bildik; üstüne gitmeden, kırmadan cidden anlayışlı iki arkadaş gibi oturup iki lafın belini büktük. :)

Onlar benim birlikte büyüdüğüm insanlar. Şekillenmemde çok etkisi olan, gerçek arkadaşlıkları yaşadığım insanlar. Hepsini ayrı ayrı çok seviyorum AFC'nin. Dedikodu da yaparız, kendimizle dalga da geçeriz. Ama bence arkadaşlıklarda çok önemli bir nokta vardır. Karşındaki seninle problemini paylaşıyorsa dinlemesini bilmek ve ona bir çözüm bulma odaklı oturup kafa patlatmak. Genelde insanların yaptığı, "aa evet benim de şöyle bi problemim var" diye kendinden bahsetmek oluyor. Sonra problemini ilk anlatan ona yoğunlaşıp arkadaşlığın gerektirdiklerini yapıyor, kendisi ise çözümsüz ve yalnız kalıyor. Benim bunun üzerine kurulu arkadaşlıklarım olmamalı.

Burda kesmeliyim, konu dışına çıktım normal zamanda.

21 Kasım 2009 Cumartesi

Genele Saygıdan Düşünceye Kaygı Getirmek


Kafanın içinde canlandırdıkların, olaylara yaklaşımın, gördüklerine içinden gelen tepkilerin, doğru ya da yanlış o beyinden geçen her kelime. İnsanlarda ilgilendiğim buyken sadece düşüncelerini bile açıklamayan biriyle yüzyüze kalmak, ikilemlerin en büyüklerinden birini yaşattı bana. İnsanların doğruları ve yanlışları vardır. Yok mudur? Vardır, bu yadsınamaz. Bir de genel yargılar vardır. (Oha artık tablo falan yapacak duruma geldim o kadar anlaşılmıyorum ki.) İnsanlar bu genel yargılara göre hareketlerini kısıtlar ya da kamçılar, bir şekilde herkesi sıkar bu genel yargılar, gelenekler, adetler, dinler... Kendini tamamen istediği hayatı yaşarken bulabilen bir insan yoktur yeryüzünde. O çok sevdiğimiz toplumda yaşıyoruz çünkü. Geçmişten gelen uzun sakallı yaşlı amcaların "aman evladım yapma allah kızar" demelerinin sonucu oluşan yargılara bağlıyız bir şekilde. Olmak istemeyen yok mu? Dolu. Dediğim gibi hiçbir insan yoktur ki ben bu kısıtlamalardan memnunum desin. Ha bunu desin, ciğerimi yesin. Çünkü zaten "kısıtlama" diyerek kendini ele vermiş, tezimi doğrulamış olur.


Şimdi çocuklar üzerinde reklamın olumlu olumsuz etkilerini yazacaktım, ama birden bu sayfayı açıp içimi gerçekten boşaltmam gerektiğini düşünüdüm. Yanımda kağıt yok bu sefer, bilgisayara döküyorum. Her neyse, fark etmez. En iyi yapan yerlerden birinde (yine Art İstanbul), sahlep içiyorum, öksürüyorum, ve dişlerimi sıkıyorum. Duygularımı, buunduğum durumu ve bendeki etkilerini neden yazıyorum? Çünkü insanların anlamasını istiyorum. İletişim bu. Benimki şu anda yazılı iletişim. Zaten ben yazılı iletişim kurmayı daha çok seviyorum. Düşüncelerim lambır lumbur akıp gitmiyor karşımdakine. Cümleleri düzeltebiliyorum, iki kere düşünüyorum, empati kurup yaratacağı etkiyi düşünüyorum.

Neyse kendime fazla dalmak yanlış belki. Toplum baskısı, genellemeler, içimizde kopan fırtınalar asıl bahsetmek istediğim. Çelişmeyen insan yok bu konularda. Kafasında kurduğu ona mükemmel gelen dünyayı göremeyip o sistemin içinde yok olan milyonlarcamız var sonuçta. Ancak yok olduğunu bilen, düşüncelerinin ufak ufak da olsa paylaşılması gerektiğini düşünen, paylaşan ve etrafındaki ufak çaplı problemleri düşünceleriyle gidermeye çalışanlar da var. Ya hepsini boş verelim; düşüncelerini paylaşmak asıl önemli olan. Benden bunu yapmam bekleniyor deyip kalmayan; benden bunu yapmam bekleniyor, yapıyorum da ama istemiyorum diyebilen bir sürü insan var. Bunu önce kafanın içinde halletmek gerekir sanırım. Düşüncelerini kendinden saklamamak, genele ters düştüğünü görsen de bunları senin düşündüğünü görmek lazım.

İnsanlardan çok mu fazla şey bekliyorum? Fazla mıyım buraya? Nereye uyarım ki? Ya, bi kere böyle düşünebilen beyinler varsa bunu uygulamak neden imkansız olsun? Bu genel yargılar oluşturulurken söz sahibi insanlar böyle düşünüyormuş, peşinden gitmişiz. Bunu yargılamıyorum. İnsanız ve yönetilmeye yol gösterilmeye ihtiyacımız var. Ancak gösterilen yolu kolayca gitmek ve gittiğin yolla çelişse de kendi duruşuna sahip olmak gibi iki seçenek var. Kolay olanı seçenler beni sinir edenler. Bu, bir defa yaşayacağımız bir hayat, kendini akıntıya kaptırıp günü atlattığına, aç kalmadığına sevinemez insan sadece. Bana bu çok ahmakça geliyor. Çok fazla tanıdığım, sevdiğim insan var bu yolda aslında. Başta sevgilim var baksana. Aman ses etme bugünü de laf yemeden, asilik yapmadan, temiz geçirdik diye huzurlu uyuyabilen... Ben bunu değil, "bugün yeni ne yarattım, genele ters düşse de beynimi bugün ne kadar çalıştırdım ve kendime bugün ne kattım?" diye sorup huzursuz olan insanlar olsun istiyorum.

Bunu her gün ben de yapmıyorum. Daha önce de yazdım, hayatın akışına bazen öyle kaptırıyoruz ki, bu lanet dünyada paraya ve onun getirdiği saygınlığa o kadar ihtiyaç duyuyoruz ki, kendimi sorgulamayı bırak hiç düşünmeden geçirdiğim günleri biliyorum. Ancak kendimi bunun için suçluyorum. Doğrularımın peşinden gitmediğim her anımı lanetliyorum. İşe yararlılığı göreceli. Bence küçük çevrelerde yayılmış müthiş düşünceler bir gün gerçekten insanların düşünen hayvan olduğunu kanıtlayacak. Kim ne düşünür bilmiyorum ama hayvan gibi yaşadığımız, yaşatıldığımız doğru. Hiç kimse çıkıp da ya bırakın bu örfü adeti kafanıza göre yaşayın diyemiyor. Derlerse cezalandırılacağını biliyor. Kimsenin korkudan lafını dinlememesi ve uygulamaması da cabası. Devrim ruhu taşıyan bir birey için karanlığın başlangıcı olur bu desteksizlik.

Neyse, başka yerlere giriyorum yine. Benim bahsetmek istediğim, sadece düşüncelerimizi paylaşmamız. Önce kendimizle, sonra yanımızdakilerle. Böyle gelmiş, böyle gider mantığını kenara koyup, genel yargılara, ahlaka, dine ters düşse de düşündüklerimize sahip çıkmak gerek. Harekete geçirmek, davranışa dökmekse ayrı bir konu, uzun uzun tartışılır. Bu dünya, sanılan kadar küçük değil, milyonlarca insandan bir tanesi olduğunu bilip, binlercesini geride bırakacak şekilde sıyrılmak, farklılığını kanıtlamak muhteşem fikirlerden doğuyor.

Yani Arşimet'e deli demeden ve gülmeden önce bir düşünmeli.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Dönüş


Hiçbir kaydı birbirinin aynısı ya da benzeri değilmiş, insanlar gibi bu şarkı. Anlatılanlar hep aynı, anlatma yolları farklı sadece. Farklı olan, evet yine döndüm "insan değilim" yakınmalarına, insan olmayan oluyor artık sanırım. Bencil miyim, gereksiz miyim, ihtiyaç duyulmayan mıyım, saçma mıyım, dayanaksız ve görgüsüz müyüm? Sebepsiz mi yaşamam? Ağlamam boşa mı? Akıttığım sular uzay boşluğunda gerçekten de öylece akıp gidiyor mu? Hiç mi çarpmıyor birilerine? Şeffaf mıyım ya da görülmeyecek kadar? Belki de küçüklüğümden hepsi. Göreceliğe karşı duran bir küçüklüğüm var belki de. Yer-zaman-kişi sınırlaması getirilmiyor küçüklüğüme.
Kafamın içinde beni bile rahatsız edecek kadar düşünce var, hepsini paylaşmamama rağmen dışarıdakiler sinir harbine neden oluyor. Bir vezire düzenlenen suikast değildi hiçbir zaman savaş sebebi; toprak derdi hiç değil; para zaten herkeste var ya da kimsede yok. Temele inelim ve "ego"nun orada yavşak yavşak sırıtarak bize baktığını görelim. Ego kıskanıyor, ego istiyor, ego reddediyor, ego gururu, huzuru, inadı, mutluluğu, nefreti, arzuyu, hırsı yaratıyor. Duygularım var diye geçinmesini bilense insanlar. Eh insan olmadığımı iddia ediyorsam evet duygularım yok. Daha açık olmak gerekirse egomun esiri olduğumun farkında olmam beni belki de insanlıktan çıkarıyor. Direniş ise başka boyutlara taşıyor.
Bu yüzdendir ki nefret ediliyor, kıskanılıyor, taklit ediliyor, aşağılanıyor, bağırılıyor, ah pardon, görmezden geliniyorum, önemsizleşiyorum.
Hep diyorum kardeşim, azıcık bilinç!!! Boş gözlerle bak ve beni görme. Görülmeyince bana giren çıkan yok. İnsanlar kayıplarım olmamalı. Bundan sıyrıldığım anda kayıp edilen ben olacağım işte. Ya da sen. Nasıl düşünüyorsan, öylesin...

3 Kasım 2009 Salı

Anahtar

Do- Barış bir dondurma
Re- Taktığı pis bere
Mi- Gerçekten böyle mi?

Fa- Sade koca bir kafa
Sol- Barış bir turnusol
La- Aksın kanı bir damla
Si- Barış'ın pipisi
Ve yine şimdi tekrar sol-mi-do!

30 Ekim 2009 Cuma

Duvar Yıkıcı


Duygularından arındırılmış bedenler, sayamadığım kadar fazlalar. Nedensiz alkışlar, çığlıklar... Bir zamanlar aralarında olduklarıma bu kadar uzaktan bakışlarım boşa değil. Kötü, karanlık, boş olmamalı günler; eğlendi gösterip içini karartmamalı gençlik. Biraz samimiyet(yine her zamanki gibi) her şeyi çözmeye yeterli. Kimse tek başına güçlü değil, ama kişi bunu bilmeli. Her zaman birilerine ihtiyaç duyduklarının farkında olmalı insanlar. Davranışlarına uzaktan bakabilmeli, evet aslında yapıyorum. Dar alanda geniş mekanlar yaratmalı insan kendine. Dans etmeli; şu anda edemesem de -ki çeşitli sebepleri var- sarhoş olunmalı kesinlikle. İnsanlar seni bilebilmeli, şeffaf olamıyorsan bunu alkol senin için yapmalı. Sevişmeli bol bol...


Bu dar yerde en geniş alana sahip olan benim. Oha yine başladım megalomanlığa ve ukalalığa. aman, böyle mutluyum; yalnız, sarhoş, yazıyorum. Üreten tek insanım burada. Eh evet farklıyım ürettiğim bi boka benzemese de, yaramasa da; farklı olma hissi yetiyor. İşte bu hissi bilseydin, gözün kapalı bana "git" derdin.

Kendini mutlu edebilen bir insanım. Cidden de oluyorum, bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji, aynı anda bu sönüklük yalnızlıktan kaynaklanan... Bunu bilsen, inan derdin ki "Simay, değişimi görüyorum ve adına mutlu oluyorum." Bunu söylediğin an dünyanın en iyi hisseden insanı olacağımdan şüphe duyma. Yanına gelmek için sabırsızlanıyorum aşk. Ama benimle olamayacak kadar hayattasın şu anda. Hayatın sona erdiğinde yanındayım. Her şeyim sensin, sen özelim...

The Wall Rock Bar
25.10.09
00:25

En yoğun hislerimle girdiğim ölümün gerçekliğim oldu ertesi gün. Ölümü ilk hissediş, uzun zaman sonra ilk duam...

18 Ekim 2009 Pazar

Beni Duyan Mısın?


İnsanlar beni, "Evet, hep mutlu olabilen kız bu." diye tanıtırken şimdiki halime bak! "Çok mutsuzsun yavrum", "Öf ne düşüncelisin, ne derdin var böyle?" diye laf atıyor şimdi sokaktaki insan. Benim bu görüntümün sen de farkında olmalısın aslında. Bunu bana nasıl yakıştırıyorsun da beni üzmeye devam ediyorsun? Seni huzursuz edebilecek her şeyden sakınıyorum. Ben, "Şuraya gitmek istiyorum, gidebilir miyim?" diyecek bir insan değilim. Başına buyrukluğum değil bu, özgürlüğüm. Üzmekten çekinerek özgürlüğümü kısıtlıyorum. Yıllardır kimseye hesap vermeden (ailem dahil) istediğim zaman istediğimi yaptım. Bana zarar getirmeyeceğini bildiklerimiyse hiç düşünmeden yaptım. Benim hayatımı benden çalan Ali'yi zor da olsa çıkardım hayatımdan. Artık aptal aşık değilim. Yeter ki senle olayım düşüncesiyle kişisel tatminimi ikinci, hatta var olmayan bir plana atamam - ki kişisel tatmin, üzerine yaşadığım, mottom haline gelmiş bir kavram. (Sanmıyorum ama burada yazdıklarımı okuduysan anlamışsındır.)


Eminim hemen bugünkü örneği verip misilleme yapmaya da kalkarsın. Benimki dayanağı olan, senin de hak verdiğin, gerçeklere dayalı bir huzursuzluk ama. Olan şeyler var ve bunlar rahatsızlığımın mantıklı sebepleri haline geliyor. (Karşılıklı mantıklı olduğunu düşündüğümüzü sanıyorum.) Bu tamamen başkasının senin üzerine benim adıma yapıştırdığı bir huzursuzluk. Başkalarının hareketlerinden onların yanındayken bile sorumlu olmayı sevmezken, yalnızken de bununla yüzleşmek zorunda kalmak çileden çıkarıyor. İnan zamanım küfrederek, lanet okuyarak geçiyor. Memnun değilim, memnun değilsin; mutlu değilim, mutlu değilsin. Harekete geçmenin ya da frene basmanın tam vakti olduğunu düşünüyorum. Bu onun süreci ve umarım her ilişkide vardır bu süreç. Burada yalnız olduğumu düşünmek iğrenç olurdu.

İçim, dışım, her yerim "çabala" diyor. Vücudum, kaslarım, gözlerim ve artık aşağı düşüp öyle kalan dudaklarımsa aksini. "Artık bitsin ve gevşe. Seni senden edecek her şeyi bitir!!" diyor. Seni çok fazla seviyorum. Hep derdim ki kalbin sevgiyle alakası yok; her şey beyinle alakalı. Tamam, hala aynı şekilde düşünüyorum. "Seni kalpten seviyorum" diyemem, komik olur; ama seni her gördüğümde, duyduğumda, nefesini kulağımda her hissettiğimde, yani var olduğun her anda kalbim bi acayip titriyor. Beni üzdüğündeyse sana her baktığımda ve düşündüğümde sanki birileri kalbime sürekli yumruk atıyor gibi hissediyorum. Bu hissi sevmiyorum doğal olarak. Dış etkenleri (içkiyi, Ali'yi, Buket'i, Mesut'u...) o kadar önemli kıldık ki, ilişkiyi iki kişinin dışına o kadar çıkardık ki birbirimize ulaşamadık. İletişimi kopardık, paylaşımımızı bunlara ayırıp kendimizden de birbirimizden de bihaber kaldık. Hayat çok zor, omuzlarımıza birbirimizin sorumluluklarını da almayacaktık. Ne kadar seversek sevelim gittiği yere kadar gidecekti. Bir şeyleri mantığımız almadığı anda geri adım atacaktık. Büyüdük dedik, yapmayacağımız, artık uğraşmak istemediğimiz şeyleri sıraladık. Şimdi hepsini yapıyoruz ve yapılanı sineye çekiyoruz. Büyümemişiz işte!

Bana, "Beni aldatmazsan her şey çok güzel olur, ölene kadar severim ben seni." dedin. Şimdi seni aldatmayacağımı biliyorsun, isteklerinse huzursuzuk ve kısıtlama getirerek büyüyor. Artık söyleyecek bir şey bulamıyorum; tekrar etmekse en sevmediğim, biliyorsun. Yoruldum ve sıkıldım. Seni çok seviyorum ve mutsuzum. Kısacası...

17 Ekim 2009 Cumartesi
23:30
İstiklal Caddesi

26 Eylül 2009 Cumartesi

Tık Tık



Wednesday, August 27, 2008 at 6:00pm tarihinde can çekmeleri :)


Günü başlatan 12 değil, gözlerim. Öyle kıpraş kıpraş da olmamalı, cin cin bakmalı; o zaman gün başladı demektir. İki neşe, bir hüzün seçilir önce. Hüzün hep ağır basar ya, ikinci neşe onun etkisini azaltmak için. Önce kadın kokusu yine içine içine çekilir, yağmur altında şarkılar söylenir; sonra yalvar yakar "Haydi gel artık!"lar başlar. Seçimi ben yaparım, nasıl olsa hüzün de neşe de eşit artık, sorumluluk tamamen bende. Ancak o an neyi seçersem o gün onu yaşamak zorundayım. Hile, fesat karıştırmak yok. Hep neşeyi seçeceğimi sanırım, genelde seçmem.
O an, zamanın geçmemesinin verdiği sıkıntıyla hüznü seçeceğimi sanırken neşeye attım elimi. Baktım güldürüyor, attım cebime. Kimlerin günü bitmek ya da başlamak üzereydi acaba, ve yanımda başlayan gün kimindi? Ne zamandır sadece kendi günümü başlatmak eğlenceliydi, nerden çıktı bu şahit olmak da şimdi? Aman neyse nasılsa neşeyi seçtim, altında kötü bir şey yoktur, olsa da bana kötülük bugün yasak.

En sevmediğim saatler bu mevsimde. Günümü bu saatte başlatmak doğru olmamış. Sıcak, saçma bir esinti; boş, kızgın asfalt yollar, benden renkleri saklayan yükseklikler var. Kendimi soğuk bir yerde bulmak istiyorum bir an önce; yanımda günü yeni aydın olanla. Sıcak süt, belki küçük kekler ve -artık lütfen- battaniyeye sarılmak istiyorum.

Arada geçen zaman önemli değil, zaten diğerlerinin zamanlarından da farkı yok. Damarımı tutturan bu sefer kılıç. Neden genelin saçması bana özel geliyor bilmiyorum, bitki işte; günü yeni aydın olanın da dediği gibi bakımsız, adının bile önemi olmayan bir bitki. Dimdik durması gerekirken, her bir yaprağını eğmiş. Gücünü mü kaybetmiş, eğilip göstermeye çalıştığı bir şey mi var? Kolaya kaçmıyorum hiçbir zaman. Kesin göstermeye çalıştığı birileri, bir şeyler var. Gösterdikleri gerçekliği geçmiyor; ama belki çerçeve içinde gösterince gerçeklik daha bir gözüne sokuluyor.

Başını kimin için,ne için örttüğü bilinmez bir kadın. Daha genele vurulamaz herhalde kadınlık bu ülkede. Herhangi bir yerdeki, herhangi bir kadın o; ama kılıcın yaprakları arasından temsil ettiği şey kadınlık benim için. İnsanın içi ürperiyor bu kadar genelleyince, kararıyorum; o da bakabilse ya bana o aynı çerçeveden. Keşke o da benimle genelleyebilse tüm kadınları. Üstün müyüm, doğru muyum bilmiyorum; doğru olanı, iyi olanı görmediğim kesin ama.

Bilinçsizce içi boşaltılan bir sigara paketi. İçen, günü yeni aydın olan. Bu bilinçsizlikle günler aydın olsa da banane! Gözünü açıp gününü içine zehir boşaltarak başlatanın günü aydın mı olurmuş? Olsun ama; bu kötü gerçeklik de yapraklarla çerçevelenmiş, onun karşısına çıksın. Zehir her zaman her yerde zaten varken, hepimizin sonunu hazırlarken, başlangıçlardan bari uzak dursun. Benim çerçevemden gör sen de, ya da bakmayı dene; genelle, tartış, savaş ve gör. Üstün müyüm, doğru muyum yine bilmiyorum; ama yine gördüğüm kötü, farkındayım.

İnce belliye yöneliyorum şimdi de. Kılıç kötülere çerçeve oldu. İnce belli biraz yumuşatsın günümü, gözümü. Seçtiğim neşemi getirsin bari. Kızıl bir renk, içinden geçen yeşillik; belki gerçek anlamda sonsuzluk değil ama ufuksuzluk diyebilirim. Kötüleri silip bana iyi genellemeler yapıyor.

"Kötü bir şey olmaz ki." Bu kadarı fazla değil mi? Hiç mi olmaz? Çocuk değilim, beni kandıramaz kimse. Basbayağı kötülükle etrafımız sarılmışken bu lafa neden gülümsüyorum? İnandığım için değil herhalde; o kadar da emin ki kendinden, şüphe duymamak elde değil. Aranan hakikat bu olabilir mi; hepimizin duymak istediği, keşke öyle olsa dediği, masalların mutlu sonlarını hatırlatan, huzurla uyutup uyandıran bir fanteziden öte gidemeyen gerçeklik bu mu?

Gününü benden sonra bana aydınlatan, evet tamam zehirle başlatan, yazdıklarım dahil kötü gerçekliklerin hepsinin farkında olduğunu düşündüğüm, bilmediğim, bilmek istediğim diyorsa bunu, bence düşünmeye değer. Belki de gerçekten kötü şeyler olmuyordur ve bununla aydınlanmayı, umutlanmayı beklemişimdir. Günüme uyandığımda seçim yapmalarım belki de boşadır, neşe beni hep seçiyordur da haberim yoktur.

Dahalardan Daha Çok



Tuesday, October 21, 2008 at 7:58pm tarihli bir yakarış, zaman geçiyor..


İçinden gelen sarılmakmış ki sadece, dudağını boynuna sokup titrete titrete ağlamakmış. Bir gülüşmüş tek istediği, dönüş değil aslında. Ne biçim kızmış bu, ne kötüymüş, ne değersiz. Sevgi dolduğunu sanmış da etrafını bile kandıramamış kendini kandırmaktan. Aşkın içine bata bata yok olmakmış şimdi tek çaresi. İçindeki masal nasıl başladıysa öyle bitsin istemiş, onu bile hak etmemiş. Dünyası parıl parıl sanmış, yaklaşıp bir bakmış ki tek yıldızmış parlatan. Şimdi gece tekrar başlarken tamamen karanlıkmış ortalık, yıldızı düşmüş denizde kaybolmuş bir anda. İçi dışı karanlık kalmış kızın, masal da burda bitmiş.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Volkan


Oha yaa susamıyorum, durduramıyorum, içim patlayacak gibi oluyor. Ne kadar katlanabilirim tahmin etmek zor! Kutsal bok!

Related Posts with Thumbnails