5 Nisan 2009 Pazar
N'olcak?
İlk salatamı yedim, vay be! Hiç aklına gelir miydi Simay salata yapacağın, hem de kendin için? Aşırı mutlu oldum. Artık yapamadığım şeylerin listesini çıkarıp My Name Is Simaycılık oynamam lazım. Rulokat da üstüne çok iyi gitti. Kafam iyi sanki ya! İçmedim de, ne acaba bende bu etkiyi yaratan? Ton balığı mı? Yediklerimin fotoğrafını çekicem, çok eğleniyorum. Sen çok yaşa Sam Cooke! Bütün gün baş eğlencem sen oldun. Ne biçimim?! Soothe me, cause i'm having such a good time dancing with my baby!(my bone baby)
4 Nisan 2009 Cumartesi
gedaudofmayvey
Bu kadar uyumak iyi geldi bugün. Tam geçirmem gerektiği gibi geçiriyorum haftasonumu...
Burada üç nokta koymam gerekiyormuş cidden. Aslında istediğim gibi geçmiyormuş, bu hatırlatıldı tam da şimdi bana. Şu üzerine bir defa geldiğimiz dünyada neden kendinden çok insanları tek tek mutlu etmeye çalışmalı ki insan? Hem de tercihi bu değilse neden zorlanır ki başkalarını daha çok düşünmeye? Sırf eksi ve artı birbirini yok eder diye neden ikisinin de elinden tutmamalıyım ki aynı anda? Neden herkesin önceliği benim de önceliğim olmalı ki? İnsanları anlamıyorum, aynı şehirde, neredeyse aynı şartlarda yaşıyoruz, aynı olaylar farklı hisler oluşturabilir insanda; ama bu kadar zıt duruşlu olmak zorunda mıyız? Mutlu değil miyiz, memnun değil miyiz? Eğer huzurumuzu kaçırıyorsak birbirimizin, neden aynı oyunu oynamaya devam edelim ki? Anlamamak umrumda değil, anlaşılmamanın umrumda olmadığı gibi. Sadece saygı istiyorum, anlayışı geçtim ki. Elimi uzatıp kağıda kaleme henüz dokunduğumda "Ne yazacaksın?" "Onu yazma!" "Of çok saçma!" "Ama bu kadar da aykırı olunmaz!" tepkilerini almak istemiyorum. Henüz kalem kağıda değmeden bu kadarı oluyor ki düşünün kağıt düşüncelerimle dolduğunda neler olur! Ben biliyorum, hiç hoşlanmıyorum. Müdahale kelimesinin bulunmuş olmasından bile rahatsızım. Durumu olmasa kelimesi de olmazdı, işte o yüzden. Bu nasıl bir içgüdüdür ki? Kendine yetememekten doğuyor bence başkalarına müdahale etme dürtüsü. Tatmin olmaya yakın bir bünye görüldüğünde kendine yetemeyen bünye, bir şeyler çalmaya, tatmin duygusunu az bile değil tamamen içinden sökmeye gidiyor, avuçlayıp çekiyor içinden her bir hevesi! Bu şimdi benim de içinde bulunduğum anlık çöküşlere sebep oluyor. Tatmine yakın ama çökertilmiş bünye benimkiyle ortak özellikler taşıyorsa bir saat içinde düzeliyor, yine dans ediyor, yine mutlu olup çöküşünün tersine odanın tavanına yapışıp yeniden farklı görebiliyor aşağısını. Birazdan bunu yaşayacağım için yine de mutluyum. Hatırlatılanlar, müdahaleler şimdilik sinir etmeye devam ediyor, ve hep söylerim, sinirli olmayı da seviyorum. Umutsuzluğu bende bulamayacak, yetersizliğini örtmek için beni kullanıp gerçek anlamda çökertemeyecek ki hiçbir bünye!
I've got my pride, but deep deep inside ;)
1 Nisan 2009 Çarşamba
Ah bir Pilsen!
Yine derse diye kalkıldı erkenden, okula gidilip yine kaşarlı simit - çay ikilisi rüzgarlı bahçede mideye girdi. Ders saati yaklaştıkça, hava da güneşlendikçe planlar yapıldı yine. :) Napıcam bu dersleri bilmiyorum, iyice salladım. Son dönemim sözde, hepsine girip ağızdan çıkan her kelimeyi yazma planım vardı geçen dönem. Ahaha yalan ki!
Zenit'imi aldım sonunda. Güzel fotoğraf planlarım var ki 1 hafta içinde dijitali de alınca uygulamaya geçirebileceğim. Sonra Mısır Çarşısı'na gidip çay aldık. Ben sevmediğim için Buket'e aldım. Love Tea! Oturduğu yerden aşk getirecek herhalde kokusuyla. :) Of o kadar uzun bir gündü ki, hem her ayrıntıyı yazmak istiyorum hem de üşeniyorum. Engin sayesinde bütün kemiklerim ağrıyor. Oraya da gelicem. :(
Taksim'e geçtik tünelden. Yine adını bilmediğim şu kitapçıya girdik. Bu kadar ucuz ve çok kitabı bir arada görmek çok ilginç ve harika! Didem aradığı kısa öykü kitabını buldu. Eski ciltli, kırmızı, 80ler kokan ama 30lardan kalma bir kitap, süper!
Neyse ordan çıkıp taze meyve sularımızı aldık, tünelde müzik dinlemeye gittik. Yüküm olmasa daha bir zevk alacaktım da çok yordu çantam beni. :( Bu süre içinde Buket bizi çok şaşırtan ama takdire değer hareketiyle gönlümü kazanmayı başardı. Örnek alacağım kesindir!
Marmarada yemek, Art İstanbul'da çaydan sonra ayaklarım ve gözlerim bizi Beatles'a götürdü. Oturmaktan vazgeçtik ama Kadir'in kedi verdiğini öğrendik. Ben de sevmek istiyorum artık ya. Bi tanesini almak istiyorum. Gerçi az önce İdil'e bu fikrimi söyledim ve anında çingenelik yapıp bağırmaya başladı! Sinir oluyorum ya, ben de deli gibi korkuyorum ama istiyorum. Napıcak ki o hayvan sana! Artık evlense gitse de ben de istediğim gibi yalnız yaşasam. Lanet olsun!
Beatles'tan çıktığımızda Gülay - Nuray kardeşler geldi. Buket'i uğurlayıp onlarla pizza yedik. Sonra Didem'i arkadaşlarına teslim edip işe koyulduk. Aman ne işi olacak, içmek işte. :P
Asmalımescit tıklım tıklım, Sanat'ta içtik, sonra da Küçük Beyoğlu'nda. Aylar geçiyor, içiyoruz, değişen bir şey yokmuş gibi aynı cümleleri kuruyoruz. Ne saçma, ne kötü ama bir yandan da hep güzel! Hep birlikte olmak, değişmeyen şeyin bu olduğunu da görmek hep güzel. :)
Biralarımızı alıp sokaklara da döküldük. Sanki bir anti-aging çalışması oldu benim için dün gece. Sarhoş değildik ama sarhoş gibi mutluyduk.
Engin'e giderken yaptıklarımdan asla sorumlu değilim! :) Engin'deyse yine çok güldük, yine pofur cipslerden aldık 20 paket. Dördümüz bir yatakta, güle, özellikle oynaya uyumaya çalıştık. Sabah uyandığımda hem donuyordum hem tutulmuştum. Engin de sağolsun bütün gece üstümde zıpladı, mıncıkladı, kemiklerimi sıkıştırdı. Sabah da öyle uyandırılmak hiç hoş değildi tabii. İşe gidecekmiş, bokum! Döktü bizi sabahın köründe yollara. Çok söylendim ama çok seviyorum Engin'i be. Tüm bağırmalarım zaten o mutlu olsun diye. Engin the "en sevimli kocası". Ahaha, yerim.
Dünüme giren, dününe girdiğim herkesi yerim! Yerim!
"Ain't No Sunshine" dinler iken...
Gelsen, görsen, ye/n/sen şaşardım. Bir silgim olsa ya, çizgileri silsem haritalardan ve alınlardan... Zamandan mekandan çıkarıp olaylara düğümlesem beyinleri, ve öylece oynasak rollerimizi. Bir kara tahta ve bir beyaz yatak düşledim; yataktan parmak parmak beyazlık alıp tahtayı doldurmak istedim. Silgim ve beyaz yatağım... Sonsuzluğumuz, ölümsüzlük değil ama, saf(sadece anlamında) sonsuzluğumuz yatakta, elimde silgi, parmağıma bulaşan bir damla beyazlık, tepemde tahtada bir telefon numarası. İstedim...
Ain't no sunshine when she's gone.
It's not warm when she's away.
Ain't no sunshine when she's gone
and she's always gone too long
anytime she goes away.
Wonder this time where she's gone,
wonder if she's gone to stay
Ain't no sunshine when she's gone
and this house just ain't no home
anytime she goes away.
And I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know,
I know
Hey, I ought to leave the young thing alone,
but ain't no sunshine when she's gone,
ain't no sunshine when she's gone,
only darkness everyday.
Ain't no sunshine when she's gone,
and this house just ain't no home
anytime she goes away.
Anytime she goes away.
Anytime she goes away.
Anytime she goes away.
Anytime she goes away.
25 Mart 2009 Çarşamba
Bataklık Kuşu Yıkanırken
Bir haftaya yaklaşmış yazmayalı. Şehir değiştirdim bu arada, oy kullandım.(benimki işe yaradı ama İstanbul yitmiş gitmiş yine) Geldiğimdeyse değişen bir şey olmadığını gördüm. Zaten sırf ben sınırlarından çıkıp tekrar sınırlarına girdim diye büyük değişiklikler olmasını beklemek saçma. Bendeyse değişim sürekliliğini koruyor. Her gün her an farklı ve coşkulu duygulardayım. Bazen bu kadar sınırları zorlamak tedirgin ediyor(şimdi de o anlardan aslında); hislerime hakimim elbette, kontrolden çıktığım anlar çok az. Yine de korkuyorum hepsi rüyaysa diye. Tüm bu mutluluğum böyle iki bira bile olsa içtiğim günlerde kaybolacak, böyle yalnızlık çökecek üstüme diye. Ölüm korkusuyla karışık yalnızlık korkusu. Korkusu değil, yalnızım zaten, rahatsızlık diyelim. Ölümden korkmayalı da çok olmuştu, ölümle konuşmak rahatlatıyordu, sadece bana arkadaş olmadığını bilmek yine tedirgin etti. Noluyor bana ya? Mutluyum işte. Yine blues dinliyorum, hafiften sallanıyorum sandalyemde, boyun hareketleri de tamam, oh. :) Mis gibi bir hava var dışarıda, camımı açmış birileri, olsun iyi geldi. Ölüşten ve oluştan bahsetmeli, biraz daha içmeli denizi bile sıvı olmasına rağmen kıskandırarak, havayı karartmalı ölüşten bahsedip, aydınlanırken yine oluşu bilmeli. Gülüşü ve sevişi görmeli. Günler çabuk geçiyorsa biraz daha hızlandırmalı bunu. Bir yandan yanından geçip gidivermeli sen kalırken. Eteğinden tuttuğundaysa en güzel yerinden yakalamalı zamanı.
"Satan Reklam Yaratmak"ı aldım. Bilinmeyen geleceğimi şekillendirecek mi bakalım. Zaten okumam gerekenler dışında bir sürü kitabım var bekleyen, sabırsızlanıyorum hepsi için. Mecburiyetleri de olabildiğince uzak tutmalıyım sanırım.
İronin kime gülüm?(kıroymuşum ve de şakacı)
Bill Withers ne güzel söylemiş Let It Be'yi; o da ne güzel şarkıymış be, ne küçüktüm Beatles dinlemeye başladığımda! Olsun.
Günlerdir sarıp sarmalayan üşengeçlik bıraksaydı peşimi şimdi dans ediyor olurdum odamda, tek başıma, kafam daha güzel, bedenimi teslim ederdim duvarlara, halıya.
Peynir helvası yiyorum, sanırım en sevdiğim tatlı bu benim. Ahaha kendimi keşfetme günümmüş. Yok yok iyiyim, sadece tamamen insansız bir gün istiyorum, koşulacak boş caddeler, boğaz köprüsü, duran bir deniz üzerinde uzun bir yürüyüş. Zaman aksın ama hep, kaçıran kaçırsın, büyüyorum ben. Bilincinde olarak büyümek ne güzel, her an yenilenen hücreleri hissetmek, ölenleri uğurlamak, yine de yaşamak işte. Aman be ne güzel bir hayatım var, hatalardan arındırabildiğim.
Oh, rahatladım!
23 Mart 2009 Pazartesi
Mastarlarla Bugün
Akşamın sersemliğiyle kendine yabancılaşmak.
Küpenin tekini kaybetmek.
Sinirlenmek.
Pişman olmak.
İstememek.
Çok susamak.
Kaybolayazmak.
Simit yemek.
Çay içmek.
Yürümek.
Güllaç'tan habersiz Güllaç'ı beklemek.
Okulumun farklı yerleşkesinde gün geçirmek.
Kuru tavuk yemek.
Sulaç(sulu sütlaç) yiyememek.
Üşümek.
Ders ektirmek.
Nuri beklemek.
Beklerken göz devirmek.
İsim-sıfat-zarf-fiili karıştırmak.
Vayner melanj içmek.
Banyo fotoları çekmek.
Asılıp(!) kalmak.
Güllaç'a gitmek.
Kek yanında fal baktırmak.
Kısmeti şahlanmak.(ahaha)
Hırkayı çantayı çalmak.
Yola koyulmak.
Düşünmek.
Pazardan geçmek.
Muz almak.
Mantı yemek.
Taglenmek.
Çoğunlukla gülmek gülmek yorulana kadar gülmek.
Sahici dostluğun keyfini çıkarmak.
Sabahın 9undan akşamın 6sına kadar değer görmek değer göstermek.
Ex olmanın saatlerle sınırlandırılmadığını gerçekten hissetmek.
22 Mart 2009 Pazar
Göb
O ip onu aylarca boğulmaktan koruyan tek şey. Sınırlandıran belki bağlayan; ama bağlandığı yeri görünce aynı zamanda güven veren ip. Zaman geçiyor ve sular çekiliyor, eller panikle ipe tutunuyor akıntıya kapılmamak için. İp de sürükleniyor, eller de, o da beraberinde. Kuru hava derisini birden yalayıp yutuyor. Hala bağlı sımsıkı; ama havada süzülüyor habersiz. Habersizliği çürüyene kadar devam edecek; tabii bundan da haberi yok. İp kesiliyor, özgür bırakılıyor. Birkaç ay şişkin kalıyor öylece, içi tek bir sıvıyla dolu. İpin kökü özgürlüğünün imzası gibi düşüyor sonunda, haberi yok yine de. Normal denilene devam ediyor; doluyor, boşalıyor, doluyor, boşalıyor, boşalamıyor, doluyor ama hep. Yine de habersiz.
Herkese sevimli geliyor başlarda, kendinden hoşnut zaten; daha da ilgi çekiyor doldukça, mutlu oluyor, habersiz. Gazlar, kramplar, reflüler… Umrunda mı sanki, haberi yok ki, ilgi delisi o şimdi. Tek derdi okşanmak, gıdıklanmak; çünkü bu anlarda herkes gülüyor, mutluluk sonsuz görünüyor. Küçük ya işte, bir de habersiz.
Zamanla içe çekiliyor, saklanmak istiyor kendini kusur sanıp. İlgi çekmemeye çalışması söyleniyor, içeri, olabildiğince içeri saklanıp oturuyor. Sıkılması gerekir ikinci ya da bilmem kaçıncı plana atılmaktan ama sıkılmıyor. Amacını bilmiyor ki, yok zannediyor hatta. Düşünmeye bunca zamanı varken sadece izliyor. O küçük delikten bakıyor dünyaya, diğerlerine. Türlü benzerlerini görüp, aldırış etmiyor beğense de beğenmese de. Diğerlerinin umrunda mıdır, onu da bilemez. İçeri büzülmekten olabilecek tüm farkındalığı da gitmiştir zaten. Yine habersizdir ve öyle kalacağını da bilmiyor. Mutlu ya da mutsuz da değil ki artık, vakumla tüm hisler çekilmiş gibi. Sadece habersiz.
Sahip kendini salıyor, o da kendini. Önceden fazla kasılmış olması şimdiki rahatlığını biraz hissettiriyor işte. Kocaman gülümsüyor sağa sola. Kimisi iğrenerek bakıyor yağ bağlamışlığına, kimiyse ilk zamanlarındaki gibi okşamak, sıkıştırmak, gıdıklamak istiyor. Hangisi hoşuna gidiyor bilemem. Hoşuna giden ya da sevmediği bir taraf var mı yaşanmışlığında onu da bilemem. Gönlünce dolduruyor içini. Doldurduğunun yarısını da içine hapsediyor her seferinde. Nasılsa istediği kadar dolmakta özgür yine. Sınırı yok sanıyor, sahip gelişimini(?) izleyip içten içe sınır koyduğunda bile. Sonsuzluğa değecek kadar şişmeye kalkışıyor. Habersiz olmak hoşuna gitse de istediği bir şey olduğunu bilmek istiyor. İzleniyor, eleştiriliyor, seviliyor, sevişiyor, yadırganıyor; ama dokunmak, değmek, tek başına hissedilmek isteği gittikçe artıyor. Farkında olduğu tek şey bu isteği belki. Diğer her şeyden hala habersiz.
Çürüyüp gideceği zamanlardan habersiz, isteksizce gelen anlık dokunuşlardan, doyuma asla ulaşamadığından habersiz küçük göbek. Gerçekten bilmeyecek. Belki sadece ben ona bu kadar değer veriyorum, saygıyla karışık. Bunu da öğrenemeyecek. Yine habersizce ipinin de düştüğü toprağa karışıp gidecek, orada ya tekrar tutunabilecek ya da "puf" hava olup ciğere yapışacak.
Which Brings Which?
Love, that we mostly appreciate can bring the greatest enemy, the envy. Envy turns everything to hate, no sensibility or sensitivity or intimacy or any kind of positive emotion stays alive in that so-called love. When i'm happy, please be happy; when i'm down, at least try to make me feel better. Friendship is not over, there must be something in this small world and in my small life to lean on. Hope never ends unlike everything brings its own end, hope can never be that stupid. There remains only hope for me, for the future beauty and relief of life. I'll stay away from everything trying to put me away from it. From now on,Hope is my friend, my beloved, my sister and the other me inside.
Güllaç'ı Bekliyorum Gözlerim Kapalı
Toplantı iptal oldu, ÜDS'yi de atlattım yüksek başarıyla(:P), havanın güzelliği de eklendi ve bugün Ex Günü. İşte geldi! Çıkıyorum. Vuhuu! Great a day it is!
21 Mart 2009 Cumartesi
Güvercin Kovalayan Kıza
Seviyor musun nefret mi ediyorsun? Peşlerinden koşman merakından mı, kovmak kurtulmak istemenden mi onlardan? Sabah sabah pembe montunun kapşonunu suratına çekmiş gizlenerek benden ne istiyorsun? Ayağımın altında kuşlardan farksız ama onlara düşmansın. Ben de sana düşmanım. Sadece çocuk olman sana sevgi beslememe sebep olamaz. "Seviyorum" derdin biliyorum sana sorsaydım "ne kovalıyorsun be?" diye. Beni kandıramazsın ama ben de çocuk oldum! İçin kötü biliyorum, pembeliklerin arkasından müthiş saf görünemezsin, yakında anlayacaksın. O kuşlar da bir gün sana saldıracak, hiç bilmeyeceksin şimdi onları kovduğun için başına onların geldiğini. Sebeplerini hiç öğrenemeyeceksin. Biraz akıllı olursan belki. İhtimal öyle düşük ki ama. Mutlu olamayacaksın, sürekli uçmaya çalışıp taşlanacaksın sen de. Aradaki bağlantıyı kurabildiğindeyse çok geç olacak. Kötü bir gelecek benim bu mutlu günümde seni bekliyor kız!





